img

İsa Abidoğlu

29 Ağustos 2016 13:06

Sosyolojiyle Siyasetin Kesişim Noktası: Toplum Mühendisliği


Ortaçağ Avrupa’sında halk arasında tartışılan önemli konulardan birisi uzun deniz seferlerinin kaderi ve imkânıydı. Söz konusu dönemde kilise, dünya merkezli bir evren anlayışına inanıyor ve merkezde duran dünyanın, tepsi gibi düz olduğuna kanaat getiriyordu. Bu inanış, uzun deniz seferlerinde gemilerin, dünya tepsisinin çeperinden umulmadık anda alemin karanlık kuyularına düşme korkusunu topluma hakim kılmaktaydı.  Bundandır ki ardında dokuz başlı ejderhalar ülkesi olan böylesi güvensiz bir zeminde ancak toplumdan dışlanmış korsanlar yaşayabilirlerdi. Fakat her şeye rağmen kilisenin işleyen çarkına çomak sokacak ve halk düzeyindeki efsaneleri sorgulatacak bir takım gelişmeler yaşandı. Dünya merkezli evren anlayışı  Galileo ve Kepler tarafından hayatlarına mal olma tehlikesine rağmen yıkılıyordu. Bunun yanında Osmanlının da Akdeniz’e hâkim olması Avrupa tüccarlarını zora sokmaktaydı. Hindistan’a ulaşan başka bir yol bulunmalıydı ve bu arayış Avrupalının korkusunu yenip uzun deniz seferleri yapmasını zorunlu kılıyordu. Tarihçiler Ortaçağ Avrupa’sında uzun deniz seferleri yapan tüccarların gemilerinde iş yapacak personellerin sosyal hayattan dışlanmış veya büyük suçları işlediğinden dolayı kilisenin teolojisini yüreğinde yük olarak taşımayan tiplerden oluştuğunu söylerler. Öyle ki, bu sınıfın süreç içerisinde yeni dünyanın keşfiyle Avrupa’nın toplumsal yapısında köklü değişimlere sebep olduğunu söylemek mümkündür. 

17. yüzyılda Avrupa’nın dünyayı keşfiyle birlikte ele geçirilen topraklarda yaşayan insanların farklı kültürlere sahip oluşu,  Batı Dünyasında şok etkisi yapmıştır. Çünkü keşfedilen dünyalar,  Batı insanını açıklama bekleyen şaşırtıcı ve karışık bir kültürel farklılık yelpazesiyle karşı karşıya bırakmaktaydı. Bu durum, Avrupalılarıa şu soruları sormak zorunda bırakmıştır: Adem (A.S)’in neslinden çoğalan insanlık ailesi içinde bu ‘tanrısız yabani’ nereden çıkmıştı? Bu yabancı kültürlerin, büyük varoluş zincirinde, yani tanrının planı içinde nasıl bir yeri vardı?. Söz konusu sorular sosyal yaşamda toplumsal dinamikleri alt-üst ederken önceleri sarsıntı geçiren kilise hegemonyası da yıkılmaya yüz tutmuştu. Fakat toplumsal düzlemdeki çalkantıların ve köklü değişimlerin yıkıcı etkisinden kurtulmanın bir yolu olmalıydı. İnsanın doğaya karşı savaşından ancak pratik akılla zafere çıkacağının felsefesini yapan batılı filozoflar, toplumsal yapıda ortaya çıkan değişmelerin yıkıcı etkisinden de ancak yine bu değişim üzerindeki yasaların saptanmasıyla kurtulabileceklerini tartışmaktaydılar. İşte bu tartışmalar bir açıdan sosyoloji biliminin doğmasına sebep olmuştur.

Sosyolojiye artık 18. Yüzyıl Avrupa’sında bütün insanlığı kurtaracak bir Mesih edasıyla bakılmaktaydı. Öyle ki Fransa’da birisi intihar edecek olsa, bu intihar bir ruh halinin neticesi olarak görülmüyor, toplumun yasalarını bilememe ve dolayısıyla kendini topluma ait hissedememenin ortaya çıkarttığı anomiyle açıklanıyordu. Yani her problemlerin kaynağı toplumsal düzleme indirgeniyor ve ancak bu düzlemde problemler ele alınırsa bir çözüm bulunabileceğine inanılıyordu. Böylesi bir bakış açısı da mükemmel forma doğru evrilmiş ‘modern’ toplumlarda görülebilmekteydi. Fakat bu uzun sürmedi, çünkü dünya üstünde her keşfedilen toplumu evrensel yasalara uydurmak ciddi bir süreç gerektiriyordu. Söz konusu  toplumların istenilen düzeyde ‘medenileşmesi’ Comte’un dediği gibi er veya geç tarihin akışında zamanın çizgisel ilerlemesinden kaynaklı olarak gerçekleşecekti,. Fakat sömürgeci ülkelerin bu sosyal evrimi beklemeye vakitleri yoktu.  Sömürdükleri ülkelerin halklarına vadettikleri sosyal yaşam biçimini kabul ettirmek öyle kolay olmuyordu. Sosyoloji, olguları anlamayaı bir bakıma olayları resmetmeye yarıyordu,  oysa ki bu resmi nereye asacağımızı bize söyleyecek bir referans noktası olmalıydı ve bunun için sosyolojiden başka bir yol denemek gerekmekteydi. İşte bu yol Toplum Mühendisliğinin kendisiydi.

Toplum Mühendisliği kavramı 1800'lü yılların sonlarına doğru modern çalışanlar yaratma düşüncesi ile ortaya çıkmıştır. Daha sonrasında toplumu yeniden inşa etmek, toplumsal sorunlara yönelik çözümler getirmek veya tam aksi bir düşünceyle, kitlesel hareketlerin yoğunlaştığı zamanlarda kitleleri manipüle etmek gibi amaçlar bağlamında şekillenmiştir. 20.yüzyılın başlarında batının toplum mühendisliğine olan ihtiyacının had safhaya çıktığından söz edilebilir. Nitekim modernite öncesi dönemin sindirme ve korkutma aracı olan ve dünyaya meydan okuma anlamında stratejik bir güç olarak kabul edilen silah ve asker sayısı, artık sömürge topraklarında istenilen bir kamuoyu oluşturulması için yeterli gelmemekteydi. Üstelik bu unsurların aşırı işletilmesinin iki büyük dünya savaşını netice verdiğine tarih tüm çıplaklığıyla şahitlik etmişti Bu nedenle sömürge ülkeleri, maliyetli ve aynı zamanda yıkıcı unsurların yerine uzaktan, aynı zamanda ucuz ve daha etkili bir yol olan toplum mühendisliğini geliştirmeliydi. Çinli general ve askeri teorisyen olan Sun Tzu yaklaşık 2500 yıl önce Batı’nın sözü geçen durumunu şöyle özetlemektedir: “Mükemmellik yüz savaşın yüzünü de kazanmak değildir. Asıl maharet düşmana hiç savaşmadan boyun eğdirmektir.”

Batı dünyası 20. Yüzyılın sonlarında bu doğrultuda ciddi çalışmalar yaptı. Bu çalışmaların kökenleri bağlamında İngiliz filozof Bentham’ın “hapishane kuramı”ndan söz etmek gerekir. Bu kuramı doğuran ihtiyaç; Kırım gibi tamamı Müslüman olan bir bölgenin gayr-ı müslim bir yönetim olan Çarlık Rusya’sının eline geçmesiyle ortaya çıkan yönetim krizini aşma ihtiyacıydıdır. Bentham’ın “hapishane kuramı”ndaki hapishane tasarımına göre bütün mahkûmlar cam bir mimarinin içerisindedirler ve dışarıyı görememektedirler, ancak cam mimarinin dışındaki gardiyanlar bu insanların her davranışını gözlemleyebilmektedir. Mahkumlar her zaman baskı altında kalmalarına rağmen asla takip edilip edilmediklerini bilemezler, fakat her an takip edilmektedirler. Elbette bu kuramda cam fanustaki gardiyanların da mahkumların da gerçek hayatta karşılıkları vardı ve işte bu kuram, ilk olarak Mısır’ın sömürgeleştirilmesinde İngilizler tarafından Mısır’da yürürlüğe konuldu ve sonuç alındı. Özet olarak bu kuramın gerçek alandaki uygulamasına göre; devletin yapısal anlamda yönetim unsurlarından üçünün yönetimi kimin elindeyse, o ülkeyi yönetenler onlardır. Bunlar ordu, ekonomi ve eğitimdir. (Bundan dolayıdır ki Mısır’da ekmek hala ordu kontrolünde satılmaktadır

Sömürge ülkelerini terk eden batı, bu ülkelerde yaşamını sürdüren toplumların, doğal bir süreçte gelişim göstermesini ve belirli bir kültürel ve siyasal çerçevede yapılanmasını olağan bir durum olarak karşıladı. Fakat bu süreçte ihtilaller ve devrimler gibi toplumu doğrudan etkileyen müdahaleler olduğunda toplumun yeniden yapılanmasına yönelik mühendislik çalışmalarına aralık vermeden devam etti.

Doğu toplumları, ihtilaller ve devrimler ile başa gelmek yerine batının da istediği ve benimsediği idare tarzına doğru evrilip, kendi iradelerini konuşturduklarında bile batı, mühendisliğinden vazgeçmek istemedi. Batılı insan her zaman için kendini son durak olarak kabul ediyor, sömürdüğü toplumlar üzerine yaptığı mühendisliği bu toplumların son durağa gelme ameliyesini hızlandırmak olarak görüyor ve bu çalışmanın meşruiyetini bu şekilde tanımlıyordu. Doğulu toplumlar modernite ile neredeyse son durağa gelmiş gibiydiler, fakat işin kötü tarafı postmoderniteyle birlikte duraklar ortadan kalkmıştı. Demokrasi, modern dönemde batının doğulu toplumlarda görmek istediği medeni bir duraktı, fakat demokrasi dahi postmodern batının kendi menfaati için her şeyi meşrulaştırdığı duraksız seyahatte hiç olmadığı kadar toplum mühendisliğine açık bir şeydi. Batının kitle sosyolojisinden tespit edebildiği olguya göre; doğru bir yöntem seçilirse halkın 10’da 8’i Bentham’ın hapishane modelinden çok daha yumuşak tarzda (kendi rızaları ile) bir mühendislik operasyonuna hazır hale getirilebilirdi. İşte postmoderniteyle birlikte küreselleşmenin sınır tanımaz boyutlara gelmesinden sonra, halkları operasyonel tarzda şekillendirmenin adı “algı yönetimi” oluvermişti. Çoğunluğun başa geldiği bir sistemde, çoğunluğu istenilen tarzda manipüle edebilmenin yolu elbette ki medyaydı. 

Algı yönetiminde makyevelist yaklaşım geçerli olmakta, yani “amaca giden yolda her şey mubahtır” felsefesi temel alınmaktadır. Bu sistemde amaca ulaştıran da ikna ve inandırma faaliyetidir. ABD örneğinde olduğu gibi devletlerin toplumda meşrulaştırmak istedikleri konularda toplumun belleğini ve kararını etkilemek için kullanılan bu yöntem, probleme özgü araçlar kullanır; bunlar gazete veya internet gibi hızlı yayılım gösteren araçlardır. Bu kapsamda algıyı yönetmekle görevlendirilen kişi ya da birimler tarafından hedef nüfusun istenen kıvama gelmesi için birçok yöntem belirlenmiştir. Bunlar slogan türetme, propaganda temaları geliştirme gibi imgesel düşünceye hitap eden şeylerdir. Algı yönetimi, bilgi ve bilgilendirme üzerine gerçekleşen bir güç savaşı olarak karşımızda durmaktadır. Bu bağlamda düşünüldüğünde, bilgi akışını kendi lehinde kontrol edebilen devletler veya gruplar psikolojik üstünlüğü de elinde barındırmaktadırlar. 

Algı yönetiminin doğasından bahsedecek olursak bunun iki temel ayağı vardır denilebilir;. İlki bilgi inşası ve yönetimi, ikincisi meşrulaştırıma biçimi. Algı yönetiminde bilginin içeriği ve niteliğinden çok hangi amaca nasıl hizmet edeceği önemlidir. Bu durum Amerikalı siyasetçi Henry Kissinger tarafından belirtildiği gibidir: “Bir şeyin gerçek olması pek o kadar önemli değildir; fakat gerçek olarak algılanması çok önemlidir.” Bu bakımdan batılıların gerçekliğe, imgeye ve simülasyona bakışları farklıdır ve bu durumu İranlı düşünür Shayegan şöyle özetler: “Onlar (batılılar) gerçeği düşüncelerden üretiyorlar, biz ise gerçeği düşüncelere ya da ideolojilere dönüştürüyoruz.” Bu cümlenin manası şudur;ydu batılılar düşünür sonra yapar, doğulular ise yapar sonra düşünür. İşte bu ayrım sanki doğuluların algı yönetimine ne kadar açık olduklarını şerh ediyorduetmektedir.

Bilgiye önem veren batı, bu bakımdan algı yönetimi bağlamında Sosyolojinin verilerini kullanırken, bu kullanış biçimi yerine göre sosyolojiyi toplum mühendisliğinin arka bahçesi yaparken yapmakta, yerine göre de toplum mühendisliğini sosyolojinin arka bahçesi konumunda işletmektedir. Nitekim sosyoloji bilim camiası tarafından icra ediliyorken, toplum mühendisliğini ise devlet yapmaktadır. 

En temelde şunu bilmek gerekir ki türü ve içeriği ne olursa olsun bir toplumu var eden bilgi birikimi kurumsallaşma aşamasında halktan kopuk bir vaziyet içerisinde elitleştiğinde ve aristokratlaştığında bir güç odağı haline gelir ve bu güç nihayetinde yüzünü halka dönmek zorunda kalır. İşte bu dönüş esnasında toplum mühendisleri menfaate dönüşen bilgi yollarını tekelleştirme amaçlı halkı algı yönetimine tabi tutarlar. Bu algı yönetiminin doğasında kelime oyunları vardır, istatistik vardır, ütopyalar ve daha da önemlisi istenilen şekilde davranış geliştirilemediği vakit yalnız bırakıp dışlama ameliyesi vardır..

Bir yerde toplum mühendisliğinin çalışıp çalışmadığını saptamak için basit gözlemler yapmak yeterli olabilmektedir. Eğer doğal gelişiminde bir toplum kendi dinamiğinden hareketle gelişip kurumsallaşacaksa, o dinamik toplum mühendisleri tarafından asılsızlaştırılır, kimliksizleştirilir, mesnedinden kopartılır ve hormonlama suretiyle söz konusu dinamikteki değişimin hızı anormal şekilde arttırılır, ta ki erken doğum olsun. Somut örnekler vermek hiç de güç değil. Mesela kendi ülkemizden ve toplumumuzdan bahsedelim. Mevlana bu toprakların bir değeridir ve toplumumuz bu değerin üzerine kendinden hareketle bir yapı inşa edeceği sırada, Mevlana’nın aslı ve zemini belli değerlerine başka bir toplumun değeri olan Hümanizm aşısı vurulur, neticede bu aşı bizden olan değeri kısırlaştırır. Bir adamı beğenmiyorsa istatistik oyunlarıyla 30 senede vücudundan attığı ifrazatı üç günde atmış gibi bir algı yönetimi yapar. Bilgiyi kullanır ama demagojiye alet eder, sanatı kullanır fakat nefsi, şehveti ve hırsı tetikler. 

Toplum mühendisliği çalışmalarının aksine biz kendi geleneğimize baktığımızda kitleyi harekete geçirme veya istenilen kıvama getirme noktasında şiir ve hikâyelerdeki temsil gücünü görürüz. Kutsal kitabımızda dahi anlatımdaki temsil gücünün tüm muhatap kitlesi üzerinde kuşatıcı etkiye sahip olduğu aşikârdır. Bu sembolik anlatımın bilgi ve mana derinliğinin yanında bu derinliğe muhatap olacak algı ve idrakler farklı farklı da olsa hem aklı hem de duyguları birden harekete geçirme etkisi olduğundan, fıtratı tahrik ettiği ve bireyleri kalp ve ruh vasıtasıyla hakikate doğru harekete geçirdiği bir gerçektir. Kitleyi müsbet mecraya doğru kanalize etme usülünün geleneğimizde çok önemli bir yeri vardır, fakat bu konunun dahi bir başka makaleye konu olacak kadar geniş boyutları vardır. Bu nedenle kısa kesmek durumundayız.

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
3 komutan DAEŞ'den ayrılıp muhaliflere katıldı
Türkiye
Düğünde dolara izin yok
Dünya
Suriyeliler de dolara karşı harekete geçti

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu