img

Ömer Faruk Koç

16 Ağustos 2016 22:35

Abdulhamid'i Gerçekten Tanıyor musunuz?


***İşbu yazı yazarın herkese şiddetle tavsiye ettiği  “SULTAN HAMİD’İN SON GÜNLERİ” isimli kitap hakkındadır.Eğer bu yazıyı okuduktan sonra hemen bu kitabı alıp okumaya karar verirseniz yazar amacına ulaşmış demektir. Yazarın bu işten hiçbir çıkarı yoktur; tek arzusu kendisini çok etkileyen fakat nedense hiç bilinmeyen bir kitabın daha geniş kitlelere ulaşmasına aracı olmaktır. Sabırla sonuna kadar okursanız sevinirim.

**********

Tarih boyunca hak ettiği konuma bir türlü yerleştirilememiş, kubbede bıraktığı sada üzerinde karar kılınamamış, hakkında birbirine taban tabana zıt iddialar olan, sevenleri ve nefret edenleri de aynı kararlılıkta ısrarcı olan büyük şahsiyetler gelip geçmiştir. Bizim tarihimiz böyle şahsiyetlerle doludur ve haklarındaki nihai hüküm hiçbir zaman verilemeyecek gibi gözükmektedir.

Bu şahsiyetlerden belki de en önemlisi, vefatının üzerinden 100 yıla yakın zaman geçtiği halde hala yoğun bir şekilde tartışılan, seveni kadar sevmeyeni de çok olan Sultan II. Abdulhamid’dir.

Biz İslamcı bir çevrede yetiştik. “Sultan Abdulhamid: Kızıl Sultan mı Ulu Hakan mı?” tartışmasında biz tabi ki “Ulu Hakan” tarafındaydık. Çemberlitaş tarafına yolumuz düştüğünde mutlaka türbesine uğrar, ruhuna bir Fatiha gönderirdik. Bize göre o hep yanlış anlaşılmıştı, ona iftira ediliyordu. Hâlbuki o evliyaullahtan bir zattı; abdestsiz yere basmamak için yatağının yanında bir tuğla bulundurup, önce onunla teyemmüm alıp yataktan öyle kalkan biriydi. Siyasi olarak bir dehaydı. 33 yıllık saltanatında neredeyse hiç toprak kaybedilmemişti. Filistin üzerinde hain emelleri olan Yahudilere: “Size vatan toprağından bir kurabiye miktarı bile toprak vermem” diyerek devletin ve milletin izzet ve şerefini muhafaza etmişti. Ayrıca o iddia edildiği gibi ‘Kızıl Sultan’ falan değildi. Döneminde çok az sayıda idam gerçekleşmişti, idam cezalarını da sürgüne tebdil ediyordu.Hem o iddia edildiği kadar müstebit de değildi. Eğer öyle olsaydı Tevfik Fikret onun düzenlenen bombalı saldırıdan kıl payı kurtulmasına açıkça üzülüp bir de üstüne bu konu hakkında “Bir Lahza-i Taahhur” adında zehir zemberek bir şiir yazabilir miydi hiç? Osmanlı üzerindeki emelleri onun yüzünden(sayesinde) akim kalan yedi düvel ondan kurtulmak için bu iftiraları atıyordu. O dindardı ama mutaassıp değildi. En modern kurumları o kurmuş, son teknolojiyi Osmanlı topraklarına o getirmişti. O kadar büyük bir liderdi ki o; kendisi de büyük bir siyasi deha olan Almanya şansölyesi Bismarck onun hakkında: “Dünyadaki bütün akılların yüzde 90’ı Abdulhamid’de, yüzde 5’i bende, geri kalan yüzde 5’i de diğer siyasilerdedir” diyerek bunu itiraf etmişti. Hem kendisinin amansız muhaliflerinden Rıza Tevfik onu tahttan indirdiklerine kısa süre sonra bin pişman olup “Sultan Abdulhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat” isimli bir şiir yazarak şu itiraflarda bulunmamış mıydı:

“Tarihler ismini andığı zaman, 
Sana hak verecek, ey koca Sultan; 
Bizdik utanmadan iftira atan, 
Asrın en siyasi Padişahına.”

İşte bugün kendisine sayıp söven kendini bilmezler de bir gün gerçekleri görecek ve pişman olarak özür dileyeceklerdi. İşte belki o zaman el-Gazi lakaplı Ulu Hakan Sultan Abdulhamid Han mezarında rahat edebilecekti.

Genel olarak bizim için Abdulhamid Han buydu. O bizim için dokunulmazdı. Yine İslamcılar tarafından el üstünde tutulan Bediüzzaman Said Nursi ve İstiklal Şairi Mehmed Akif’in ona muhalif olmaları bile hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Hatta çocuk aklımı dumura uğratan şu analojiyi de hiç unutamam; Hz. Ali ile Hz. Aişe bile birbirleriyle savaşmışlardı, bu durum ikisinin de kıymetinden bir şey azaltmazdı; sadece ikisinden biri yanlış içtihatta bulunmuştu.

Sözün özü; Sultan Abdulhamid, cumhuriyet rejimi tarafından küstürülmüş, periferiye itilmiş dindar Müslümanlar için hemen yakın tarihlerinden tutunacakları bir dal hükmündeydi. Benim için de durum az çok böyleydi. Tabii sonra zamanla okuyup araştırdıkça, olaylara daha tarafsız baktıkça her fani gibi Sultan Abdulhamid’in de doğrular ve yanlışlardan oluşan bir ’insan’ olduğunu keşf ve kabul ettim. Ama o benim gözümde hala hatasıyla sevabıyla tarihimizin en zor zamanlarında devleti başarıyla yönetmiş büyük bir adamdı ve kendisini sevmeye devam ediyordum. Evet, bütün padişahlar evliyaullahtan değildi; içki içen, çapkınlık yapan, kafası pek iyi çalışmayan, zulmeden padişahlar da vardı. Evet, onlar da insandı; hatta çoğu kişi için dokunulmaz olan Fatih Sultan Mehmed’in ‘kardeş katli yasası’ da artık benim için tartışılmaya açılabilecek bir mevzuydu. Ama Abdulhamid’le kurduğum duygusal rabıta çok kuvvetliydi ve çözülme emareleri göstermiyordu. Cumhuriyet rejiminin sunduğu ideal rol modellere karşı dindar neslin kendine model olarak benimsediği ve sayesinde bir kimlik ve özgüven sahibi olduğu bir şahsiyetti Abdulhamid Han.

Ziya Şakir’in büyük bir özveri ve titizlikle hazırladığı “Sultan Hamid’in Son Günleri” eseriyle -bu kadar geç de olsa- tanışabilmek benim için çok büyük bir saadet oldu. Kafamda Abdulhamid’e dair bulunan büyük boşlukların çoğu doldu ve artık karşımda daha somut, daha gerçek, daha canlı bir Abdulhamid var.Ömrünün son dokuz yılında maiyetinde bulunan insanlar ve doktoru Atıf Bey tarafından tutulan bu notları okuduktan sonra ‘Ulu Hakan Abdulhamid Han’ birdenbire benim nazarımda Abdulhamid Amca veyahut Abdulhamid Dede’ye dönüşüverdi. Gerçekten çok büyük bir hazine olan bu eser için bu notları özenle tutanlara ve Ziya Şakir’e minnet duydum.

Eserin sıhhatini tarihçiler çeşitli yöntemlerle değerlendirir elbet; ama benim kıstasım oldukça farklı. Ziya Şakir’in tarafsızlık iddiasında olmadığını açıkça ifade etmesi bir yana, notları tutanların da Abdulhamid’e genel olarak olumsuz yaklaştıkları; onun hakkında “korkunç padişah” veyahut da “ riyakâr, korkak” dedikleri apaçık ortada. Yani bu notlar Abdulhamid’in kendini aklamak için yanındakilere dikte ettirdiği bir nevi otobiyografi olamaz benim gözümde. Bu sebeple eserde geçen onun hakkındaki en azından olumlu ifadelerin tarafgirlik dürtüsüyle yazılmadığından emin olabildim ve bu yüzden eseri daha bir güvenle okudum.

Genel olarak değerlendirecek olursak kitabın yarısını siyasi mülahazalar, diğer yarısını ise ‘doktor, hastalık, ilaç, muayene, teşhis, sıhhat, ölüm’ vs. oluşturuyor.Bunun sebebinin notların bir kısmının bir doktorun notları olması veya zaten yaşlı olan bir insan için bunun normal olması söylenebilir; fakat kitap okunduğunda bunun böyle olmadığı apaçık bir şekilde ortaya çıkıyor. Abdulhamid –kendisi de defaetle itiraf ettiği üzere- kendisinin ve etrafındakilerin sağlığını son derece önemsiyor. Fakat kendisinin fıtratında bulunan büyük bir hastalık var ki onun tedavisi ömrünün sonuna kadar yapılamamış: evham. Abdulhamid neredeyse zamanında bilinen bütün hastalıklardan farklı zamanlarda “…’dan çok korkarım” diye bahsediyor. Büyük büyük dedesi Kanuni Sultan Süleyman’ın “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” mısrasını kendisine şiar edinmiş gibi gözüküyor. Bu konuya o kadar ehemmiyet vermiş ki eline stetoskop alıp başkalarını muayene edecek, hatta reçete yazacak kadar bir tıp müktesebatı da oluşmuş. Kendisine bir nevi alternatif tıpçı gözüyle bakabiliriz. 76 senelik hayatında kendisine çok iyi bakmış ve bunun semeresini de almış. Zamanının ortalama ömrünün çok üstünde hem de yanındakilerden birinin tabiriyle “demirden yapılmış” bir vücut ile yaşamış ve o şekilde ruhunu teslim etmiş. Sağlığına bu kadar dikkat eden birinin sigara içmesini yadırgıyordum ki kendisi sigaranın aslında zararlı olmadığını hatta faydalı olduğunu iddia ederek bu düşüncelerimi izale etti.

Evham mevzusuna geri dönecek olursak; her ne kadar kendisi ısrarla “Ben evhamlı değilim, ihtiyatlıyım, tedbirliyim” dese de hayatı bunun aksini ispatlayacak örneklerle dolu. Karşısındaki insana güvenene kadar elini cebindeki Smith Vesson’lardan ayırmaması, Selanik’teyken kurşun atarlar diye bahçeye bile çıkmaması, öldüğü zaman dolabından çıkan yüzlerce mührü açılmamış ilaç kutuları bu örneklerden sadece bir kaçı.

Ama tam bu noktada başka bir husus devreye giriyor. Abdulhamid riyaseti boyunca öyle vartalar atlatmış ki insanın ona yaptığı evhamda hak veresi geliyor. Zehirlemekten tutun, kurşun atmaya ve hatta birden fazla kez bombayla saldırmaya varıncaya kadar çeşitli yollarla canına kast edilmiş bir padişah Abdulhamid. Ayrıca amcasının ve kardeşinin tahttan hal’i de onu aşırı tedbirlere itmiş olabilir.

Abdulhamid’in öne çıkan bir diğer yönü ise ilerlemiş yaşında bile körelmeyen keskin zekâsı, analiz kabiliyeti ve siyasi dehası. Bu o kadar ciddi bir seviyede ki kitap boyunca bizim şahitlik edebildiğimiz neredeyse bütün siyasi analizleri zamanı gelince gerçekleşti. Her ne kadar tarih için böyle bir cümle kurmak pek kolay ve doğru olmasa da; özellikle de İttihatçıların devletin son dönemlerinde verdiği basiretsiz kararları da göz önünde bulundurunca, eğer Abdulhamid Han tahttan indirilmemiş olsaydı bugün hala Osmanlı Devleti altında yaşıyor olabilirdik tezini savunmak kolaylaşıyor. Bir yandan devletin Almanlara bu kadar güvenmemesi gerektiğini, İngilizleri karşımıza almamak lazım geldiğini, harpte tarafsız kalmamızın ehemmiyetini savunurken diğer taraftan Rusların Ekim Devrimini, Çanakkale’nin geçilmezliğini, harbin uzun süreceğini ve daha birçok hususu kısıtlı bilgi kaynaklarına rağmen önceden başarılı bir şekilde tahmin ediyor. Kendi döneminde başarılı bir şekilde önüne geçtiği için Balkan devletlerinin birleşerek Osmanlı’ya hücum etmesine akıl sır erdiremiyor ve taaccübünü de gizleyemiyor. Her ne kadar Bismarck’a ait olduğu iddia edilen meşhur sözü o sarf etmediyse bile kendisinin de o dönemde Abdulhamid’in dehasını takdir ettiğini tahmin edebiliriz.

Tarihe mal olmuş şahsiyetlerin yazdığı otobiyografilerin temel amaçlarından biri neyi neden yaptıklarını kendi açılarından açıklayarak kendilerini tarih önünde aklamaktır. Her ne kadar Abdulhamid’in böyle bir şansı olmadıysa da tarassut altında yaşadığı ömrünün son dokuz yılında hiç bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle saatlerce konuşarak, hatta monolog yaparak en azından yanındakiler nazarında kendisini müdafaa etmeye çalışmıştır. Bu konuşmalarında sık sık kendi dönemiyle o anki vaziyeti kıyaslayarak kendi dönemini daha başarılı bulmaktadır. Ayrıca bu uzun monologlarda bugün muhaliflerinin kendini eleştirdiği şeylere tek tek cevap verdiğini de görüyoruz: 93 Harbi, 31 Mart Vakası,Ermeni kıtalleri, Yunan Harbi, despotizm, evhamlı olması vs.

Her ne kadar kendisine hal kararı bildirildiğinde : “Ben katiyen müteessir değilim. Esasen şu ağır yük altından bir an evvel kurtulmak istiyordum. Hatta bana teklif etselerdi şu makamdan kendi arzum ile de çekilirdim. Neyse, hayırlısı böyle imiş.” diyerek müthiş bir tevekkül örneği sergilese de yeri geldiğinde: “Ben makamda olsaydım bunların hiçbiri olmazdı.” diyerek ağzındaki baklayı çıkarmaktan da geri durmuyordu.  

Hayatının son dokuz yılını bütün payelerden sıyrılmış bir şekilde yaşayan Abdulhamid Han’ın yanında bulunanların tuttuğu notlar sayesinde onun nasıl bir “insan” olduğunu daha iyi anlama imkânına kavuşuyoruz. Bulunduğu makam sebebiyle kendisine farklı bir yol çizmek zorunda olan Sultan Abdulhamid, gerçek Abdulhamid’i tam manasıyla hal’inden sonra ortaya çıkarıyor. Saltanat döneminde bütün mutlak monarşi yönetimlerinde olduğu gibi ‘her şeyi gören ama kimseye görünmeyen’ bir padişah o. Bu sebeple gerçek Abdulhamid’i teşhis etmek çok zor. Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyecek olursak; Abdulhamid aslında sanatkâr, ince ruhlu, her şeye meraklı, orijinal bir adam. Özellikle kadınlarına karşı hürmet ve muhabbeti takdire şayan. Her erkek gibi o da kadınlarını kıskanıyor. Ayrıca çok meraklı ve hevesli bir insan. Bu merakı sayesinde 10 parmağında 10 marifet diyebileceğimiz bir hale gelmiş. Onu bazen dürbünüyle Halley Yıldızı’nı izlerken görüyoruz, bazen de bütün suçluların ellerinin fotoğraflarını çektirtirken. Kendisi mahir bir marangoz ve kimselerde bulunmayan bir anahtar takımına sahip. Bu merak yönü o kadar kuvvetli ki insan yoğun bir padişahın böyle şeylere nasıl vakit ayırabildiğine hayret ediyor. Hegel’i tercüme ettirip okuyacak ve onu eleştirecek kadar da sürprizlerle dolu birisi Abdulhamid Han. Her ne kadar dini açıdan kendisine mutaassıp denebilirse de, sanat ve teknoloji alanında hiç de öyle gözükmüyor. Tiyatroya, operaya çok önem veriyor, müzikten iyi anlıyor, hatta resim yapıyor. Bütün çocuklarına çeşitli müzik aletleri öğretiyor.

Kendisi eskiden beri çok duygusal biri olduğunu iddia ediyor. Hatta rahmetli babası onu “içli çocuk” diye çağırıyor sürekli. Ölen kedisinin arkasından ağlayıp ona tam teşekküllü bir cenaze tertip ettirdiğinde, yanarak ölen kızına yıllar sonra bile üzüldüğünde, hatta küçük kuşların öldürülmesini men etmesinde bu rakik tarafını görebiliyoruz. Ayrıca her ne kadar kendisine “Kızıl Sultan” dense de kendisinin de ifade ettiği üzere savaşı ve kan dökmeyi seven birine pek benzemiyor. Kendisine suikast yapan bir adamı bile affediyor.

Neredeyse bütün hayatı boyunca denge siyaseti gütmeye alışmış birisi olarak, bu huyunu aile ilişkilerinden de esirgemiyor. Her ne kadar başına büyük belalar açmış olan BehiceKadınefendi olayında bu denge siyaseti pek işe yaramasa da genel olarak Abdulhamid’in netice alana kadar bütün dengeleri denediğini söyleyebiliriz.

Abdulhamid’in son dokuz yılının detaylarına ve daha öncesi hakkında kendi anlattıklarına bakarak kendisine tam bir “çelişkiler adamı” diyebiliriz. Bu iddiamızı ispatlayacak o kadar çok örnek mevcut ki! Her ne kadar tahttan indirilince çok mütevekkil sözler sarf ettiyse de, akabinde sürekli olarak kendisine bunu reva görenlere sitem ediyor. Özellikle Sait Paşa’yı bazen övüyor bazen yeriyor, kah hakkını helal ediyor kah ahirette görüşme hesapları yapıyor. Selanik’e gitmeyi kati surette reddederken, oradan İstanbul’a dönmek gerektiğinde de hayatı pahasına da olsa dönmek istemiyor. Bir yandan fareden bile korkarken, öbür yandan “Bana da bir tüfek verirsiniz savaşırım” diyerek cesaret sergiliyor. Bir yandan her şeyden şikâyet ederken öbür yandan dilinden şükür de eksik olmuyor. “Artık benim devlet millet işleriyle alakam kalmadı” diyip dursa da aslında çok alakadar ve havadisten çok etkileniyor. Hele “Ben meşrutiyetperverim” demesi, hatta ironi yaparcasına: “ Bu memlekette meşrutiyet yok mu? Benim dilediğim yerde oturma özgürlüğüm var.” demesi onun hakkında bize önemli ipuçları veriyor.

Başta da dediğim gibi; bu eseri okuduktan sonra artık karşımda kanlı canlı daha gerçek bir Abdulhamid var. Gökten zembille inmeyen, hatta birçok yönden kendime benzettiğim bir “insan” var karşımda; daha ulaşılabilir, daha dokunulabilir. Bu değerli eser içerdiği bazı bilgilerle muhafazakâr bünyelerde şok etkisi de yaratabilir: Abdulhamid’in gençken içki içmesi, koluna kız takması, İslam dininde katiyetle haram olmasına rağmen heykel yapması vb. Ama bunlardan en şok edicisi, aksi yöndeki çok meşhur inanışa rağmen Abdulhamid’in Theodore Herzl’in teklifine aslında sıcak bakmasıdır.

Girişte de belirttiğim gibi tarihe mal olmuş büyük şahsiyetler hakkında nihai bir hükmün verilmesi zor gözükmektedir. Ama yine de Ziya Şâkir’in bu eseri bize gerçek Abdulhamid’in nasıl biri olduğu hakkında çok fazla veri temin ederek bu hükme bir adım daha yaklaşmamızı sağlıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Bu Yazıya 1 Yorum Yapılmış

  • Emre

    18 Ağustos 2016 10:12

    Cevap Ver

    Uzunca fakat güzel bir yazı.Abdülhamiti anlatan bu kitabı en kısa zamanda okumalı

Tüm yorumları okumak için tıklayın

Gündem
CHP gençlik kolları Beşiktaş'taki saldırıyla böyle dalga geçti
Türkiye
Turizm köyü Türk lirasına sahip çıkıyor
Dünya
Kahire'de bombalı saldırı: 6 polis öldü

Hava Durumu

10°
Detaylı Hava Raporu