img

Bi Simit

13 Nisan 2016 16:28

Kafataslarınızdan Koleksiyon Yapacağız


Esselamu Aleykum ey kimsesi Allah olanlar. Ey kimsesizlere Allah’ın vesile kıldıkları. Ey kapıyı açanlar. Ey ekmeğini paylaşanlar. Ey gece gündüz “Ne yapmalıyım” diye saçını başını yolanlar. Söz verenler. Yolda kalanlara yoldaş olanlar. Kiminiz Said’in torunları, kiminiz Süleyman’ın. Kiminiz Osman’ın torunları, kiminiz Mahmut’un. Beni halkayı bilenler iyi anlar. Bir Fatiha, üç İhlas ile halkayı taçlandıranlar, dilini dimağına yapıştırıp kalbini Allah’a yaslayanlar iyi anlar. Bu halka bir simit gibi derlenince, ümmet bir halkada buluşunca, bu simit Lailaheillallah ile hamurlaşınca söyleyin kim durabilir karşısında? Ey murâbitun. Erenlerin torunları. İsmi muhayyel, imanı mutlak olan, korku ile umut arasında gidip gelenler, ey bir ismi havf, bir ismi recâ  olanlar; bu mektubum sizedir.

İçinde her şeyin var olduğu bir yokluğun içinden döndüm. Birleşip tek yolu tutmuş onlarca köpek sürüsü. Onlara eşlik eden çakallar. Ve karşısında dimdik duracak bir millet, bir ümmet.

Hesabı ağır olacak bir döngüye giriyor dünya. Kimi bedelini gülerek ödeyecek, kimi cehennem ateşi ile. Biz emrolunduğu için savaşanlarız. Kazanmakla değil, mazlumun yanında durmakla emrolunanlarız. Hiçbir şeyi yokken destan yazanların torunları. Şimdi ise elinde ne varsa vermeye hazır. Elhamdulillah. Elhamdulillah.

Bu yazımı genç dimağları eleştirmek için değil aksine dik durdukları için kaleme alıyorum. Mısır’da, Keşmir’de, Bangladeş’te, Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de milyonlarca kardeşimizin şehit olduğu büyük savaşlar verdik. Bu savaşlar aynı zamanda birer imtihandı da. Ama belki de en az kaybı vermemize rağmen bu savaşların en büyüğü Türkiye’de yaşandı ve yaşanıyor. Bu savaşların yine daha büyüğüne yine bu ülkede şahitlik edeceğiz.  Ve Allah’a ant olsun ki inanarak söylüyorum; Bu Ümmet son savaşını çoktan bu bayrak altında vermeye başladı. Daha önce kaleme aldığım son savaş yazısını hatırlatmak istiyorum. O zaman İslam Ordusu yoktu. O zaman hep ihanet içinde gördüğümüz bir İslam dünyası ve yalnız bırakılmış bir Türkiye vardı. Peki, ne oldu da durum değişti? Ya da değişen bir şey var mı?

Ey kardeşler, hiçbir zaman Türkiye’nin geçiş sürecinde bağımsız olduğunu iddia etmedim. Hükümet ve cemaat yazımda dahi Erdoğan’ın ABD ile ittifak halinde mücadeleye başlamak zorunda olduğunu ancak işleyen planlar ve durmadan büyüyen Türkiye karşısında rollerin değiştiğini, bir zamanlar dayı dediklerimize artık ayı muamelesi bile yapmadığımızı ve yapmayacağımızı yine aynı yazımda belirtmiştim. Allah (cc) Haşr süresinde “Resul size ne veriyorsa onu alın” dediğinde payıma düşeni aldım.  Ve işte o muvassıl Hz. Peygamber bize yere düşen Ümmetin her 100 yılda hem madden hem de manen ayağa kalkacağını müjdeliyor. Bu benim değil, “Resul ne veriyorsa onu alın” diye Hz. Allah’ın işaret ettiği Peygamberin müjdesidir. Ümmetin şevkini kırmak, Ümmeti ruhsuzlaştırmak, Ümmeti düşürmek için buna İsrailiyat diyerek gülüp geçenler bu Ümmetin Rasulullah (sav)e olan sadakati altında kahrolacaktır.

ABD ve diğer haçlı ittifakının amacı Türkiye’yi Ortadoğu’da müttefik olarak tutup bütün Ortadoğu’ya Erdoğan üzerinden hükmetmekti. Ancak Erdoğan’ın Türkiye güçlendikçe Batı’nın isteklerini sürekli maniple edip zaman kazanmaya çalışması Haçlı ittifakını kızdırdı. Ortadoğu’da Türkiye gibi “Sünni” olan ve bu geçmişten güç alan bir millete asla güvenilmemeliydi. Hele hele bu millet hiçbir zaman buyruk altına girmemişse. Hele hele bu millet hiçbir zaman devletsiz yaşayamamışsa. Hele hele bu millet Hz. Peygamberin söylediğini dil ile ikrar, kalp ile tasdik ederek bütün Ümmet’e ne pahasına olursa olsun tıpkı ceddi gibi abilik yapmaya soyunan bir milletse. Hristiyanlıktan ve Yahudilikten artık putperestliğe evirilmiş bir Haçlı ittifakının tahayyül ettiği müttefikin Türkiye olmasının artık imkânsız olduğu aşikârdı. Tarih boyunca Ümmet’e tek faydası dokunmamış ve sadece Ümmet’e kılıç çekmiş İran dururken, Türkiye’yi müttefik olarak seçmek büyük bir hataydı. Çünkü başında Erdoğan olan bir Türkiye’nin bütün ümmete umut verdiğini içimizdeki hainler görmese de ya da görmek istemese de kâfirler çok iyi görüyordu. Ama sırf bu yüzden yıllardır İslam’dan koparıp besledikleri, Hristiyan ve hatta putperest olarak yetiştirdikleri Türkiye’yi kaybedemezler, gözden çıkaramazlardı. Bunun basit bir çözümü vardı. Bu da Erdoğan’ı ortadan kaldırmak ve yerine onların planlarını uygulayacak bir başka lider bulmaktı. Ancak ne Erdoğan ne de bu millet onların düşündüğü gibi korkak ve zayıf çıkmadı. Yüz yılda söndürdüklerini sandıkları o ateş birden tekrar alev almıştı. Ümmet bugüne dek liderini bulamamanın verdiği tembellikle ne kadar küle dönerse dönsün, Allah’ın vaadi bu milleti uzun adamın etrafında tekrar toplamaya sevk etti. Generaller görevden alındı, istihbarat değişti, internetten verilen notalara sert karşılıklar verildi. Daha ilk MGK toplantılarının birinde “Cehennem-mekân” paşalardan birinin Erdoğan’ı ve hükümet yetkililerini korkutacağını düşünerek söz alıp konuşmaya başlaması ve yobazlık üzerinden Müslümanlara saldırmasına Erdoğan’ın “Kes Lan” diyerek yumruğunu masaya vurması ve diğer komutanların karşılık vermesini beklemeden Erdoğan’ın sesini yükseltmesi ile toplantı odasına aynı anda hücum eden Erdoğan’ın emrindeki 12 asker tarihe geçmişti. Erdoğan'a yöneltilen herhangi bir tehdit eğer fark edilirse, kim olursa olsun karşılığı sorgusuz ölüm olacaktı ve odadaki bütün paşalar bunun farkındaydı. Emir subayı, özel kuvvetlerden 12 muhafız ile odaya girerek Erdoğan'a yükseltilecek herhangi bir sesi kesmek için hazır, elleri tetikteydi. Daha sonra bu dinozorların tek tek tasfiyesi ile Erdoğan’ı eski yöntemlerle deviremeyeceğini anlayan Batı ve müttefikleri elindeki diğer kozları kullanmaya başladı ve kozları ne kadar güçlü olursa olsun bu milleti arkasına alan Erdoğan yenilmedi.

Buraya dek yazdıklarımı aklınızın bir köşesinde tutun, sonunda yine buraya bağlamak istiyorum.

Sizlere çok şey anlatacağım. Suskun kaldığım ayların intikamını alırcasına yazacağım. Sizlerle tek ruhta birleşircesine anlatacağım. Siz ben olurcasına dinleyeceksiniz. Ve siz yazıyı okurken ben olacaksınız. Artık bu yazıyı okurken gözleriniz ekrana ilişmeyecek, dudaklarınız harfleri seçmeyecek, diliniz hiçbir kelam etmeyecek. Yüreğiniz devamını getirecek adeta. Söylemek isteyip sustuklarınıza şahit olacaksınız. Çünkü hakikat insanı amansız yakalar. Öyle ki hiçbir zaman hazır değiliz onu duymaya. Ancak onu duyunca titreriz, sarsılırız. Tıpkı “Her ümmetten birer şâhit getirdiğimiz ve ey Muhammed, onların üzerlerine de seni şâhit olarak getirdiğimiz zaman onların hâli nice olur?” ayeti kerimesi kendisine okunduğunda sarsılan o yüce Peygamber gibi. Çok susmaya yemin ettim. Her sustuğumda borçlarımın daha çok katlandığını gördüm. Her sustuğumda ortada gürültülerin arttığına şahitlik ettim. Şimdi herkes sussun. Ben konuşacağım. Evet size Mısır’dan bahsedeceğim, Suriye’den, Irak’tan, Bangladeş’ten ve hatta Çin’den, Rusya’dan, İsviçre’den, Panama’dan… İçimde bütün biriktirdiğim yükümü paylaşacağım. Hazır mısınız dostlar. Unutmayın, yazdığım hiçbir yazı bugüne dek köşe yazısı minvalinde değildi. Hepsi bir iç döküş, hepsi birer derlenme, bazıları serzeniş, bazıları şikayet, bazıları müjde idi. İşte bu yazı da onlardan bir tanesi. Sizinle bu sefer içinde hepsini barındıran ama çok büyük müjdelere gebe haberler paylaşmaya, Bisimit hoş geldin mesajlarınızı okumaya, Suriye’den ne haber var anlat Bisimit diyen okurlarımın merakına bütün içtenliğimle mukabele etmeye geldim.

Kardeşlerim yazıma ülkemizde Ensar Vakfı üzerinden Müslümanlara ve Devlet’e çekilmek istenen operasyonlardan başlamak istemiyorum. Ancak bu konuyu da es geçmek bana yakışmaz. Ben ki Ensar Vakfı’ndan uzak bırakılmış biri olarak, hatta biraz daha itiraf edeyim üniversiteyi kazandığım yıllarda burs arayışındayken Veznecilerde Ensar Vakfı’na gidip burs istediğimde bana kapıyı gösterdiklerini hiç unutmayan biri olarak bu vakfı en son savunmak isteyenlerden biriyim belki de. Nitekim öğrencilik yıllarımda çektiğim sıkıntıların haddi hesabı yokken başvurduğum burs ve yurt taleplerime olumsuz dönen, bununla da yetinmeyip takviye amaçlı derslere girişim engellenen bir vakıftı Ensar Vakfı. İnsana kendi vatanında yabancı muamelesi yapılması insana çok koyar dostlar. Ben bunu Ensar Vakfında da, Milli Görüş Vakfında da yaşamış birisiyim. Her ikisinde de bir parti taraftarı olmadığım için terslendim muhtemelen. Ben başarılı bir öğrenci, iyi bir okur veya gözlemci olmak için okuyacak ve devletimi en iyi şekilde temsil edecektim. Ama o zamanlar bu vaatler vakıfları tatmin etmiyordu. Milli Görüş Vakfı o zamanlar Saadet Partisi, Ensar Vakfı da o zamanlar Ak Partili olmadığım ya da elimde güçlü bir referans olmadığı için burs vermeyi reddetmişti. Hele hele Fatih Milli Görüş Vakfında bir abinin bana “Neden Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okuyorsun, başımıza ajan mı kesileceksin” diye kızıp beni kovduğunu hiç unutmuyorum. Her defasında Ensar Vakfından bu kadar sert olmasa da burs ve yurt için olmaz cevapları yediğim oldu. Sonra zaten üniversite yılları gerçekten çok zor geçti. Allaha hamdolsun. Zorluklar bizi bugünlere getirdi.

Şimdi dedim ya, Ensar Vakfı içimde böyle bir ukde bırakmış vakıftır. Yani bu vakfı savunacak en son kişiyim belki. Ama kimse kusura bakmasın. Hakikatler karşısında susan dilsiz şeytandır. Ben yazının bu bölümünü biraz da bu hükmün faili olmamak için yazmak zorundayım.

Konuya Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun neden özellikle Ahmet Davutoğlu tarafından bu göreve getirildiği kısmı ile başlayayım. Bu başlangıç öncesi de Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığa gelmesi ile ilgili bir parantez açayım. Biliyorum çok parantezler açıyorum ama açmak zorundayım. Detaylara inmeden resmin büyüğünü görmenizi sağlayamam. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın içeride ve dışarıda verdiği onlarca savaştan sonra ülke içinde sosyal, ekonomik, hukuk ve toplumsal alanlarda büyük ıslahatların yapılması gerektiğine hepimiz kanaat getirmiştik zaten. Yani Erdoğan hainlerle uğraşmaktan başını çevirip ince detaylarla ilgilenecek vakit bulamıyordu. Bunun için de Erdoğan’ın bu mücadeleye Cumhurbaşkanı olarak devam etmesi ve bahsettiğim eksikleri de Başbakanlık makamına oturacak kişinin gidermesi icab ediyordu. Davutoğlu da tam bu noktada devreye girecekti. Erdoğan “Hiç kimse pasif bir Cumhurbaşkanı beklemesin” sözünü sarfederken de bunu kastediyordu aslında. Yani Erdoğan kendisi için “Ben bu mücadeleyi sürdüreceğim, Ahmet de içeride sosyal, ekonomik, hukuksal sorunlarla ilgilenip benim vakit bulamadığım ve toplumun refahını ilgilendiren sorunlarla ilgilenecek” mesajı veriyordu. Yani adı konulmasa bile uygulamada Başkanlık sistemi Erdoğan seçildiği zaman çoktan gelmişti. Herkes Başkanlık sistemini tartışadursun, Erdoğan başkan olmuştu bile.

Lütfen dikkatli okuyun. Yazdığım her şey birbiri ile bağlantılı.

İşte içerideki toplumsal düzenlemeleri yapmak için göreve gelen Davutoğlu, göreve geldiğinde Sema Ramazanoğlu’nu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı yaparak bütün dünyada büyük bir ivme kazanan eşcinsellik, çocuk istismarı, ensest ilişkiler ve evlilikler üzerine bir yasa tasarısı hazırlamasını ve bunu bir an önce yürürlüğe koymasını rica etmişti. Hâla devletin kılcal damarlarında temizlenmeyi bekleyen paralel yapılanmanın adamları bu tasarıyı ağababaları ile paylaştılar. Sonra ne mi oldu? Devam edelim…

Önce sizlere Birleşmiş Milletlerin çocuk istismarı ile ilgili hazırladığı rapordan kısa bir bilgi vereyim. Birleşmiş Milletlerin çocuk istismarı üzerine hazırladığı raporda tek Müslüman devlet yok. Yani hiçbir Müslüman ülkede çocuk istismarı yapılmamış. Çocuk istismarı yapılan ülkeler arasında Orta Asya’daki Tayland gibi, Çin gibi devletler ile Avrupa devletleri at yarıştırıyor. İkisi de ortak aslında. Tayland ve Çin satıcı, Avrupa ise alıcı konumda. Evet yanlış duymadınız. Bu rapora göre 9-15 yaşları arasında kız çocuklar Avrupa’ya getirilerek iş adamlarına servis ediliyor ve bu çocukların bakireliği üzerinden pazarlıklar yapılıyor. Ve bu pisliklere maalesef bu ülkede de bazı medya gruplarının yazarları ve yine o cehenneme zümera topluluğun iş adamları da bulaşmış durumda. Gidip bu pisliği Avrupa’da yiyip, geri geliyorlar ve sonra da burada çocuk cinayetleri, çocuk istismarı üzerinden ahlak dersi veriyorlar. O kansız köpeklerin isimlerini biliyoruz. Devlet de biliyor. İşte Türkiye’de yapılacak yasal bir düzenleme ile bu ülkeyi Avrupa olmaktan kurtaracak olan Sema Ramazanoğlu’nu başından beri hedef alanlar bu operasyonu da Ensar Vakfı üzerinden gerçekleştirmek istediler. Çünkü Ensar Vakfı üzerinden sadece Sema Ramazanoğlu’nu değil, Ak Parti’yi de, THY’yi de ve bu vakıfla gönül ilişkisi olan TGTV’yi de vuracaklardı. TGTV (Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı) ne demek biliyor musunuz? Türkiye’deki bütün muhafazakâr vakıf ve derneklerin çatı kuruluşudur TGTV. Bu vakfın adını kimse bilmez ama Türkiye’de en güçlü ve en etkin vakıflardan birisidir. Başta Erdoğan olmak üzere Devlet’e karşı başlatılan bütün algı operasyonlarında gazetelere tam boy ilan vererek hainlere korku salan yüzlerce vakıf ve derneğin tek sesidir TGTV. Ensar Vakfı’nın TGTV’ye üye olması aslında bu yüzlerce derneği, vakfı ve bu kurumların temsilcisini de hedef haline getiriyordu. İşte bu yüzden hedefte Ensar Vakfı vardı. Türkiye’de bu operasyonun fitilini de yine cemaat parodisini oynayan paralel yapılanma ateşledi. Kendilerinden olmayan herkesi çarmıha geren, kendi kurdukları sofra dışında hiçbir yere oturmayanlara da bu yakışırdı zaten. Konunun muhatabı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu olacakken bir taşta birkaç kuş vurmanın heyecanını yaşadı Batı. Bir yandan Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA)’nin başkanlık seçimlerinde favori gösterilen THY Başkanı Temel Kotil'in başkanlığı engellenecek, bir yandan Sema Ramazanoğlu hedef alınarak üzerinde çalıştığı yasa tasarıları maniple edilecek, bir yandan muhafazakâr camianın en güzide dernek ve vakıfları hedef topuna konacaktı. Ve en önemlisi hepsi üzerinden Recep Tayyip Erdoğan’ın gücü zayıflatılacaktı.

Dostlarım şimdilik sizinle belki birçoğunuzun bilmediği bir bilgiyi paylaşayım. Avrupa’nın 21. yüzyıl medeniyetini üzerine inşa ettiği bir çok düşünür vardır. Bunlardan en önemlisi de Fransız düşünür Michel Foucault (Fuko) dur. Antropolog, tarihçi ve aynı zamanda edebiyatçı olan Fuko aslında postmodernizmin de kurucularındandır. Yani dünyayı kasıp kavuran, insanları yalnızlığa iten, aileden, toplumdan, iyilikten, paylaşmaktan alıkoyan modernizmin de ötesi olan postmodernizmin kurucusudur Fuko. Ya da kuramcısı diyebiliriz. Cinselliğin tarihi ve İktidar kitaplarında ensest ilişkileri normal gören ve bunun felsefi altyapısını hazırlayan kişidir Fuko. Avrupa’nın tamamen kabullendiği bir felsefedir bu. Bu felsefenin altında aile içi evlilikler ve çocuk istismarları bulunmakta ve bu tür bize deprem gibi görünen gelişmeler Avrupa’da postmodernizm sonrası nesil için kendine şimdiden yer hazırlıyor. Önlerindeki en büyük engellerden birisi de tam avuçları arasına almışken tamamen kaybettikleri Türkiye. Paralel yapılanmanın ispiyonlaması sonrası çıkacak olan yasa tasarısına engel olmak için operasyon yapan Batı bu operasyonu bir çok düşünce kuruluşu ile planlarken en uygun kurumun Ensaf vakfı olacağına kanaat getirdi. Çünkü vurmak istedikleri tek kişi Sema Ramazanoğlu değildi. Sema Ramazanoğlu’nun başörtülü olduğu gerçeği de aslında resmin bir başka açısını gösteriyordu bize. İşin içinde THY başkanı, Akparti ve Erdoğan’a yakın bir çok isim, dolayısı ile Erdoğan da vardı.

Benim içimi acıtan bu operasyonu Batı’nın yapıyor olması değil, burada bu operasyonun taşeronluğunu üstlenen daha 2-3 sene önce dillerinden Allah düşmeyen takiyyecilerin halleriydi.

Amaçları Türkiye’de ahlaksız bir Aile ve Sosyal Politika girişiminde bulunup, kendi pisliklerini örtmekten ziyade normalleştirmekti. Ama başaramadılar. Başaramayacaklar. Bu ülke Nene Hatun’un da, Sütçü İmamın da amacını hiçbir zaman unutmayacak. Unutturmak isteyen herkes bu milletin ağır tokadı ile muhatap olacaktır.

Ensar vakfı mevzusuna burada virgül koyuyorum. Sadece aklınızda varsa soru işaretleri kalmasın diye yer verdim.

Dostlarım biliyorum, ne zaman yazsam uzun oluyor. Çünkü çok ara veriyorum. Ama kapanmam lazım. Okumam lazım. Araştırmam lazım. Takip etmem lazım. Gözlemlemem lazım. Savaşmam lazım. Bütün bunlar için de zaman lazım. Şimdi bu yazı en fazla ara verdikten sonra yazdığım bir yazı. Bu yüzden de en uzun yazım olacak. Sabırla okuyun. Tekrar okuyun. Belki siz benim görmediğim farklı noktaları görecek ve bu Ümmete katkıda bulunacaksınız. Belki benim yazmama rağmen anlamadığım noktalara değinecek ve bu Ümmetin kurtuluşuna vesile olacaksınız.

Benden Suriye konusunda, cemaat konusunda, askeriye konusunda, Güneydoğu konusunda haberler bekleyenler var. Kardeşlerim yazmayacaktım. Yazmamaya karar vermiştim. Uzun süredir suskun kaldım. Köpekler doluştu. Çakallar doluştu. Bütün kapıları tek tek tutmaya başladılar. Para alarak yazı yazanların kalemleri aldıkları para kadar olunca tekrar yazmaya karar verdim. O yazarlar kusura bakmasınlar. Yazmak onlar için bir meslek, benim için bir zorunluluk. Onlar için bir rızık kapısı benim için Rezzak’ın kapısı. Bunun için hakkınızı helal edin. Susmak hakkım mı bilmiyorum. Ama savaştığımızdan şüpheniz olmasın. Ve bu notlar, size yazdığım bu mektup her cephede kaybettiğimizi sananlara birer tokat niteliğinde. Ve her cephede kazandığımızın bir müjdesi inşallah.

Ey kardeşlerim. Mısır merkezli İhvan yani Müslüman Kardeşler ’in Amerika senatosu tarafından daha geçen ay terörist ilan edilmesi, dünyada sisteme karşı duranları dizginleme girişimiydi. Aynı şekilde Bangladeş’te Cemaati İslami liderlerinin tek tek idam edilmesi buralarda meydana gelebilecek herhangi bir intifadayı engellemekten çok; ileride son darbeyi vuracakları Uzun Adam’ın Ortadoğu ile nasıl irtibatı koparıldıysa, Doğu Asya ve Hint Alt kıtası ile de irtibatını koparıp Türkiye’yi yalnızlığın pençesine itmekti.

Ancak bütün bu planları Erdoğan tek hamle ile bertaraf etti. Suud Kralı Selman ile yakın ilişkiler kuran Erdoğan her şeyden önce Mursi’ye bir söz vermişti. Mısır’ın intikamı alınacaktı. Yemen ve Bahreyn’de köşeye sıkışan Suudi Arabistan’a hem istihbarat hem de silah yardımı yapan Erdoğan Kral Selman’dan bu iyiliğinin karşılığında Mısır’ı istedi. Suudi Arabistan’ın bugüne dek Mısır’da rejimi korumasının tek sebebi vardı. O da İhvan-ı Muslimin’in Suudi Arabistan’da etkin olup devrim yapması korkusuydu. Ancak bunun olmayacağı garantisini alan Kral Selman Sisi’nin gitmesi hususunda Erdoğan’a garanti verdi. Yapılan yeni planla birlikte önümüzdeki 2 sene içerisinde Sisi Birleşik Arap Emirliklerinde hayatını misafir olarak devam ettirecek, İhvan da bunun karşılığında ilk seçimlerde pasif kalacak ve bütün İhvan üyeleri hapishanelerden çıkarılacak. Tıpkı Tunus’ta Nahda hareketinin yaptığını İhvan da Mısır’da yapacak.

Bitti mi? Hayır. Sizi biraz daha öncesine götüreyim. Açtığım parantezlerin haddi hesabı yok ama size daha önce demiştim. Ben bir köşe yazarı değilim. Bu yazı sizinle dertleşme, sizinle müzakeredir.

Daha önce göbeği tamamen Amerika’ya bağlı olan Arap Birliği özellikle Irak savaşı sonrasında Amerika’nın bölgeyi yavaş yavaş İran’a teslim ettiğine şahitlik edince bir anda güçlü bir müttefik arayışına girdi. Bölgede Arap Birliğine sahip çıkacak hiçbir ülke yoktu. Rusya ve Çin ile yapılan kıs paslaşmalar bu ülkelerin güvensiz olduğunu ve hatta Amerika ile anlaşmalı olarak bölgede cirit attıklarını gösterdi. Evet hem Rusya hem de Çin Ortadoğu’da artık ABD’nin vekalet savaşını yöneten ülkeler konumuna düştüler. Büyüyen Türkiye’nin farkına varan Arap Ülkeleri, Suudi Arabistan ve Katar önderliğinde Türkiye’ye yakınlaştı. Özellikle Selman’nın Kral olmasından sonra Türkiye’nin Yemen ve Bahreyn konusunda Arabistan’ı doğru yönlendirmeleri Suud Kralını da diğer Arap ülkelerini de şaşkına çevirmişti. Özellikle Bahreyn konusunda kurulan stratejik ortaklık Bahreyn nüfusunun 70%’i Şia olmasına rağmen İran’ın büyük bir isyan çıkarmasına engel oldu. Türkiye’nin böyle bir başarı yakalamasını şaşkınlıkla izleyen Kral Selman ve Katar emirleri bir anda Erdoğan’ın önderliğini kabul ettiler. Kral Selman özellikle son 10 yıldır büyük bir sıçrama gerçekleştiren Türkiye’nin Amerika ve Batı hegemonyasına tek başına meydan okumasını hayranlıkla takip etmiş ve bundan cesaret alarak Amerika & İran ittifakına rağmen Yemen ve Bahreyn’de mücadele vermeye başlamıştı.

Dostlar Suudi Arabistanı hafife almayın. Suudi Arabistan yıllardır Pakistan’daki nükleer çalışmaları finanse eden devlettir. Yani Pakistan ordusundaki bütün generaller bugün Suudi Arabistan’nın emrindedirler. Bu yüzden İran’ın en çok korktuğu ülkelerden biridir Suudi Arabistan. Çünkü İran’ın Güney’de Suudi Arabistan, Doğu’da Pakistan, Batı’da Türkiye ile aynı anda uğraşacak gücü de yoktur, takati de. Kuzey’deki Azerbaycan’ı saymıyorum. Ancak Azeri kardeşlerimiz biraz uyanık olsalar, şialığın İran’ın hedefi olmadığını, aksine İran’nın şialığı ve şiaları kullandığını çok iyi görürler. Görecekler de. Başka çareleri yok çünkü. Yıllardır Ermenistan’a silah veren ülkenin İran olduğunu da görecekler. Daha önce Karabağ zulmünü gerçekleştiren Ermenistan’ı yine İran’nın desteklediğini de bilirler. Yine son zamanlarda tansiyon yükseldiğinde İran Generalinin çıkıp küstah bir şekilde Karabağ’daki kargaşanın sorumlusu Türkiye’dir açıklamasını da anlarlar. Anlamalılar. Anlamalısınız kardaşlarım. Sizin bizden başka dostunuz yok. Bizim de Allahtan başka dostumuz yok. Hiç kimseye güvenmediğimiz gibi hiç kimseyi boynu bükük bırakmaya da niyetimiz yok. Siz vuracağız diyin, biz tokmağı elinize verelim. Siz basacağız diyin, biz size koordinatları gösterelim. Kardaşlarım sakın ha, sakın tuzaklara düşmeyin. Azerbaycanlı canlar. Bilin ki siz elinizi bize uzattığınız müddetçe biz hep sizinle olacağız. Ama İran’la hesaplaşacağımız zaman tek bir ters bakışınız olursa Çin seddine kadar tek karış toprak bırakmayız Orta Asya’da. Çünkü o bölgede hesap soracağımız çok ülke var.

Konu’dan konuya atladığımı sanmayın. Görüyorsunuz bir ip söküğü gibi dünya siyaseti. Ensar Vakfından Suudi Arabistan’a, oradan Azerbaycan’a rahatlıkla sıçrayabiliyor. Size bir müjde daha vereyim. Çok yakında Lübnan’ın karışacağı sinyalleri geliyor. Bugüne dek Hizbullah askerleri dâhil Lübnan ordusunun askerlerinin maaşlarını Suudi Arabistan’ın verdiğini biliyor muydunuz? İşte geçen ay Hizbullah’ın Arap Birliği tarafından terör örgütü ilan edilmesinden sonra bu maaşlar da kesildi. Şimdilik Lübnan’da ortalık karışmış durumda. Dolar yüzü görmeyen Hizbullah askerleri bir bir orduyu terk etmekle tehdit ederken, aynı zamanda Suriye’ye sürgüne gönderilenler ve orada mücahitler tarafından cehenneme postalananların da sayısı az değil. Yani kendi içlerindeki kargaşayı birbirlerinden kurtularak çözmeye çalışan bir düşman var karşımızda. Bu düşman neyi başarabilir siz söyleyin?

Suriye konusuna girmeden yapamayacağım. Daha önce defalarca bulunduğum, sizlere mücahitlerin selamlarını getirdiğim o güzel beldeden yazmamak ayıp olurdu. Hem bu minvalde İslam Ordusundan da bahsedeceğim.

Cenevre’nin 3. Görüşmelerine katılmama kararı alan Esed köpeği adeta intihar etti. Bu politik olarak Suriye’nin geleceğinde Esed’in olmayacağı anlamına gelirken, diğer yandan Esed’in direnebileceği anlamına da geliyordu. Her iki ihtimale de hazırlıklı olan Türkiye’nin öncülüğünde kurulan İslam ordusu ikinci seçenekte Suriye’ye kara harekâtı başlatacak. Ve bu harekât Türkiye’den Suriye’ye doğru tıpkı Fırat nehri gibi hızlı olacak. Önünde kim durursa dursun bu nehrin gazabı altında boğulacak. Rusya, İran, Amerika ve müttefikleri daha Ahrar gibi küçük ve az donanımlı gruplara karşı pasifken Dünya’nın en büyük ordusu karşısında çaresiz ya geri çekilecekler ya da yok olacaklar. Dostlarım. Allah’ın vaadine inanan kardeşlerim. Sadece düşünün. Son 15 yılımızı düşünerek hangi günlere geldiğimizi hatırlayın ve bütün bunlara tesadüf diyen fikre lanet edin. Allah’ın planları karşısında tesadüf gibi ucuz bir kelime ile karşı koyan acizlere acımaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yok. Ancak iş bu raddeye gelmeden neler mi olacak? Orasını da anlatayım; İslam Ordusu’nun kurulması ve bu hafta İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’da toplanması bütün dünyaya bir mesaj verdi ve o mesaj şuydu; “Artık İslam Dünyası Müslümanları ilgilendiren kararları kendisi alacak. Müslümanlara ait ülkelerdeki kargaşayı yine Müslüman ülkelerle bir araya gelerek çözecek. Kendi iç sorunlarına Birleşmiş Milletleri ya da Nato’yu karıştırmadan, müdahale etmelerine izin vermeden, kendisi çözümleyecek

İşte bu mesaj Batı’nın artık Dünya’yı hükmetmesine ihtimal bırakmayacak. Bu yüzden Birleşmiş Milletler bu yapılanmanın güçlenmesini engellemek için Suriye, Mısır, Irak, Afganistan ve en önemlisi Filistin gibi ülkelerde Müslümanların sorunlarını çözmek için girişimlerde bulunarak İslam İşbirliği Konferansının gündeme getirip Türkiye’nin öncülük ettiği İslam Ordusu gibi yapılanmalara gerek olmadığı kanaatini yaymaya çalışacak ve bu çalışmaları da taşeronları aracılığı ile yapacak. Yani önümüzdeki günlerde bazı sorunların çözümlenmesi gibi Batı tarafından yönlendirilen meselelere dikkat edin. Bunları vicdanlarından ötürü değil, korkularından ötürü yapıyorlar. Takiyye yapıyorlar. En çok uzman oldukları konuda master üzerine master yapıyor kansızlar. Ancak bunların farkındayız. Devletimiz çok daha fazlasının farkında ve o kafirlere öyle sürprizler yapacağız ki önümüzde kuyruk sallayarak köpek gibi havlayacaklar. Ama acımayacağız, affetmeyeceğiz. Ne Filistin’de öldürülenleri, ne Suriye’de katledilenleri. Mevzu bahis Fransa olunca Hebdo olan köpeklerin, mesele Ankara olunca Devleti suçladığı manşetlerin kâğıtlarını sakladık. O kağıtlarla tutuşturacağımız ateşte bütün hainleri yakacağız.

Dostlarım, anlattığım minvalde düşmanlar şartelleri bir bir indiriyor. Ve her taraf zifiri karanlığa gömüldüğü zaman bizimle savaşacaklar. İşte o zaman sadece tarih yiğitlerin destanını yeniden yazacak. Uzak değil. Çok yakında. Hem de bir mızrak boyu.

Allaha hamd ediyorum. Amerika ve Rusya’yı Suriye’de ittifak kurdukları zaman gördüğümde Allah’a hamd ettim. İran’ı ve Batı’yı müttefik gördüğüm zaman Allah’a hamd ettim. Nasıl hamd etmeyeyim? Bizi zalim müttefiklerden arındıran ve bizi bütün kirlerden arındıran, bizi sadece kendi rızasına mazhar kılmak için yalnızlaştıran Allah’a nasıl hamd etmeyeyim? Bir insan öldüğü zaman günahkâr olsa da “o sebepten değil midir” onu yıkamamız? Onun huzuruna temiz çıkması için değil mi? İşte dostlar;  Hz. Allah bu milleti bütün kirlerden arındırıyor. Bütün işbirlikçilerden,  bütün münafıklardan, bütün zalimlerden temizleniyoruz. Hz. Allah bizi Son savaşa tertemiz hazırlıyor. Buna yalnızlaşma politikası diyerek, hiç dostumuz kalmadı diyerek eleştirenlerin vay haline ki onlar Nisa süresindeki “Ey iman edenler! Düşmana karşı her türlü savunma tedbirinizi alınız. Onlara karşı ya küçük birlikler halinde hareket ediniz veya topyekûn seferber olunuz.”  Ayeti kerimesi ile değil “Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: "Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” ayeti ile muhatap olacaklar.


Suriye’de Erdoğan üzerinden plan yapan ABD’nin Türkiye’yi satarak İran ile ittifak kurması ve Rusya’yı da bu planlara dâhil etmesi devletin de beklentisiydi. Bu açıdan Türkiye yem olmadı, aksine yem olmak istedi. Bunu satranç tahtasında iki hamle sonrasında veziri almak için feda ettiği kale olarak düşünün. Türkmen Dağı düştü diyerek Türkiye’ye saldıran içimizdeki hainler Türkmen Dağı’nı koruyan Fırtına Obüslerine de aynı tepkiyi gösterdiler. Bizim için kırmızı çizgi nasıl devletin bekası ise, onlar için de kırmızı çizgi bu Devletin büyümesi. Kuzey Irak’ta Kürdistan kurması için Barzani’ye talimat veren Erdoğan’ın bu hareketine karşılık PYD’yi Kuzey Suriye’de devlet kurmaya zorlayanlar henüz gazabımızı tatmadılar. İran’ın Barzani’ye Şubat 2016’da “Petrolü Tahran üzerinden satabilirsiniz” mesajı yollaması aslında “Petrolü Tahran üzerinden satmazsanız, Kuzey Irak’ı da merkeze bağlayacağız” tehdidiydi. Bunun üzerine aynı anda Süleymaniye’de ve Erbil’de PKK yandaşları olaylar çıkararak Barzani’nin eski rakibi Talabani ve partisinden destek aldı. Barzani’yi, oğlunu ve ailesini koruyan Türk İstihbaratının ve Türk askerinin Kuzey Irak’ta olması onları rahatsız ediyordu. Türkiye’de “Asla Başkan Olamayacaksın” kampanyası başlatanlar aynı kampanyayı, aynı söylemlerle, aynı eylem biçimi ile Kuzey Irak’ta Barzani’ye karşı başlattılar. Tutmadı planları. İran Devrim Generali Şemsabadi’nin Suriye’de İŞİD’e karşı mücadelede hayatını kaybettiğini yazan İran medyasının haberlerini Ankara gülerek okudu. Çünkü İran Devrim Generali Şemsabadi Süleymaniye’de öldürülüp İran’a postalanmıştı. Mesaj net ve ağır olmalıydı. Türkiye’den emir alarak hareket eden Suriye muhalif ordusu gruplarından Ahrar-u-Şam hareketine aynı gece talimat geçildi. Ahrar-u Şam birliği aynı gece aldığı istihbaratı kullanarak Hizbullah’ın hayalet lakaplı üst düzey komutanlarından Ali Ahmed Feyyad’ı ve muhafız birliğini cehenneme gönderdi.  Milli İstihbarat Teşkilatı sahada aldığı bilgileri proksi birliklere gönderiyor; Ahrar gibi; Peşmerge gibi Türkiye’ye ve Erdoğan’a bağlılık yemini edenler bu emirleri kayıpsız ve kayıtsız yerine getiriyordu. Mihraç köpeğinin akibeti ise hafızalardan asla kazınmayacak.

Durdurulamaz bir kıyamet sürecine girmiş Ortadoğu’da Allah yok diye çığlık atan İran’a, Rusya’ya ve Batı’nın ikiyüzlü duruşuna Türkiye tokadı gecikmedi. Türkiye’yi durdurmanın tek yolunun Güneydoğu’da ayaklanma çıkarmak ve Türkiye’nin dikkatini tamamen kendi toprakları üzerinde gelişen kargaşaya vermesini isteyen Batı’yı yine Türkiye’nin şahinleri engelledi. Özel Kuvvetler ’den Bordorebereli Piyade Uzman Çavuş Selçuk PAKER ‘in “Asker dediğin VATAN'ını korumakla mükelleftir. Bir nevi canını kiralar asker dediğin. Yıllardır savaş yoktu ama şimdi var. Yıllardır -savaşmadan-savaşmak için maaş aldık değil mi? Bu zamana kadar neden hiç sesimiz çıkmadı? Neden hiç demedik biz savaşmıyoruz, bu paranın şu kadarını geri alın” diye sorarak bütün hainleri dumura uğratmasıydı bu kargaşayı engelleyen. Onlar hem Güneydoğu’da sokak çatışmasında yek yek kelle aldılar hem de Erdoğan’a destek mesajları gönderdiler.

Dostlar dinleyin dostlar, yazmasam kafayı yiyeceğim biliyorum kardeşlerim. Sur gibi, Cizre gibi geniş duvarlı bahçeleri, her bir evi kale gibi olan, birbirine bitişik ve aralarında onlarca geçiş olan, hangisinden hangisine tünel çıktığı belirsiz, betondan başka bir şey bulamayacağınız semtlerde hiçbir devlet operasyon yapamaz. Bu tür durumlarda bütün sivillerin 24 saat içerisinde mahalleyi terk etmesi istenir. 24 saat sonrası Devletin sorumluluğunda değildir. Ve 24 saat sonra f16 uçakları, tanklar, ağır silahlar bayram eder o mahallede. Dümdüz olur mahalle. Öldürülen insan sayısı tespit edilemez. Hepsi cayır cayır yanar çünkü. Ölenler taş ve toprak yığını ile beraber toplanır ve hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilir. İstatistik tutulmaz. Sıfır zayiat ile tertemiz bir operasyon yapılır. Ancak bu devlet ne kadar vicdanlı bir devlet ki bir sivilin bile hayatına ehemmiyet vererek en özel askerlerini kaybetme pahasına sokak çatışmasına girdi ve buna rağmen Kandil’in köpeklerini, Üniversitelerde Kolektifler ismi verdikleri oluşum ile Kandil’e terörist toplayan köpekleri tek tek cehenneme yolladı. Kolay olmadı dostlar. Yemin ediyorum bu hiçbir devletin başaramayacağı bir şeydi. Ve buna şahitlik eden başta ABD ve Rusya olmak üzere bütün Batı şu an küçük dillerini yutmuş durumdalar. Bu sonucu beklemiyorlardı. Onlar bir okula, hatta bir Ada’ya girip katliam yapan sadece 1 teröristi alt etmenin bile onlarca sivile mâl olacağını biliyorlar ve geçmişte yaşadılar. Buna rağmen binlerce teröristi siviller içinden ayırt edip tek tek yere indiren alnı öpülesi şahinler şimdi onları öyle korkutmuş bir durumda ki, ne yapacaklarını bilmiyorlar.

Kardeşlerim. Bu kadar silah ve mühimmat nasıl oldu da oralara girdi. Güneydoğu nasıl bu hale geldi diye soranlar var. Ben söyleyeyim. Bütün bunların içeri girişine bu devlet izin verdi. Hem de mükemmel bir planla. Günlerdir kandili bombalıyoruz. Her bombalamada belki 10, belki 20 zayiat veriyorlar, hatta bazılarında hiç. Ancak Devletin bu hainlerin şehirlere yerleşmesi ve yığınak yapması 2 önemli sonuca gebe oldu. Birincisi Kandil sürekli bombalanırken Suriye’de PYD ile birleşen PKK’nın gönderdiği üst düzey militanlar dâhil birçok köpek şehirlerde sıkışmış ve tek tek gebertilmiş oldu. İkinci sonuç ise zaten operasyon yapılması çok zor olan bu şehirler dümdüz edildi. Artık bu şehirler yeni bir yapılanma ile havada uçan kuşun hesabını verebilecek bir şekilde yapılandırılacak. İmha edilen binlerce mühimmat da cabası. Bu yığınağa müsaade edilmeseydi, şu ana dek 2 binden fazla terörist cehennemde değil Suriye’de PYD ile kamplarda olacaktı. Ve Batı’ya sunduğumuz şahane bir güç gösterisi. Ve Batı’ya verdiğimiz “Kendine güveniyorsan işte er meydanı” mesajı.

Panama belgelerine değinmeden yazımı noktalamak istemiyorum. Bu mevzu özellikle Ortadoğu Bataklığından sonra büyük maddi kayıp yaşayan Amerika’nın kendi içerisinde bir “İsviçre’deki Bankalar Psikolojisi” kurma planı. Evet dostlarım. Bu işin arkasında tam 500 milyar dolarlık riski göze alarak Amerika’nın Nevada eyaletinde Finans Merkezi kurmaya hazırlanan Rothschild ailesi var. İsviçre ve Panama gibi para aklanan ve kişisel bilgilerin üst düzeyde saklandığı ülkelerin hegemonyasını kırarak bütün bu paraların Amerika’ya akışına sebep verecek bir operasyon bu. Bundan sonra kendisinden izinsiz haylazlık yapan bir Avrupa olmayacak. İşin içinde Putin’in olması sizi şaşırtmasın. Rakiplerini ve hatta muhalif gazetecileri hiç çekinmeden öldürten bir Putin’e para aklama meselesi koyar mı sanıyorsunuz? Putin’in umrunda bile değil. Rothschild’in Dünya’da farklı ülkelere mâl olmuş para aklama projesini Amerika’ya taşıma projesiydi Panama belgeleri olayı.

Elhamdülillah yine bu meselede de en ucuz atlatan ülkelerden birisi biz olduk. Diriliyoruz kardeşlerim. Büyük bir zafere doğru diriliyoruz. Bir kaç ay içerisinde Türkiye hiç ummadığınız kadar çok karışacak. Öyle basit yöntemlerle bize saldırıyorlar ki, bu onların ne kadar çaresiz olduğunu da ortaya çıkarıyor. Bize ait gazetelerin, bizi destekleyen ve Ümmete sahip çıkan bütün Sosyal Medya hesaplarının teker teker kapatılması da önümüzde bizi bekleyen büyük mücadelenin habercisi. O kadar çaresizler ki bu şekilde bizim yenileceğimizden medet umar oldular. Terör örgütü listesine aldıkları PKK’nın Avrupa’nın göbeğinde çadır kurabiliyor olması size sakın kızdırmasın. Batı’nın yaptığı bu tür hatalar onların o kadar fazla açığını yakalamamıza sebep oluyor ki bunun farkında değiller. Daha fazla saldıracaklar. Onların her saldırısından bir kaç ay sonrasını tahmin ediyoruz ve onlara her saldırdığımızda bir kaç kelle koparıyoruz. Tıpkı 2015 yılının Ocak ayında Sudan Başkanı Ömer Beşir’in Afrika ziyareti esnasında uluslararası arenada anlık bir mahkeme kararı çıkartarak kendisini Afrika’da tutuklatma girişiminde bulunmalarına benzer olayları Türkiye için de yaşayacağız. Haydi size bir olayı daha anlatayım. Anlatayım ki içiniz rahatlasın. Anlatayım ki bu Devletin ne kadar büyük olduğunu görün. Anlatayım ki umut ve korku teraziniz iman tazelesin.

Yine 2016 Şubatında birliklerimizin Irak’a girmesi ile beraber hem İran’dan hem de Lübnan’dan gelen tehditlerin ayyuka çıktığı zamanlardı. Ve o zaman normalde piyonlarını konuşturan Hizbullah’ın “Cehennem-mekan” lideri Hasan Nasrallah Türkiye ve Suudi Arabistan'ı kastederek; "Bunlar mı Rakka'da savaşacak?" diye sorarken "bedelini öderler" demişti. Ve sonrasında Hizbullah’ın en donanımlı birlikleri olan Rıdvan birliklerini mesaj vermek için Sünnilere karşı savaşmak üzere cepheye sürmüştü. Düşünün kardeşlerim. Çok zor şartlarda yetişen 100 tane asker düşünün. Bunlar bütün imkânlarınızı sunarak yetiştirdiğiniz, en ağır koşullarda savaşabilecek askerler. Hepsi tam donanımlı, hepsi kendilerince birer ölüm makinesi.  Amerika’dan gelen özel birliklerin ve İranlı generallerin denetiminde yetişmiş askerler. Ne mi oldu bu Rıdvan Birliğine? Devletimizin sadece 6 ayda yetiştirdiği Ahrar-u  Şam’ın özel birliğinin gazabına uğradılar. Hem de bir gecede. Tam 70 tanesi büyük bir baskınla cehenneme gönderildi. Kalan 30 kişilik kuvvet de Lübnan’a geri kaçtılar. Bu operasyon Türkiye’nin Hasan Nasrallah’a cevabıydı. Silahlı Sünniler’in operasyonu olarak Batı medyasına düşen haberler aynı zamanda Batı ve müttefiklerinin ciğerlerine de düştü. Güneydoğu’da yaptıkları o kadar yatırımı yangın yerine çevirdiğimiz yetmiyormuş gibi kolumuzun Lübnan’a kadar uzaması hepsini çıldırtıyordu. Erdoğan Şia münafığına “Bu işler laf salatası ile olmaz” mesajı vermişti.

Tahayyül edemiyorlar dostlar. Daha önce Suriye İstihbarat başkanı Ali Memlük ile ilgili bir röportaj vermiştim. Google üzerinden ararsanız bulursunuz. Orada aslında aylar önce birçok şeyin mesajını da vermiştim. Gelecek olan savaşın Lübnan’la, Hizbullah’la ve İran’la nasıl bağlantılı olduğunu ve Türk Milli İstihbarat Dairesinin kolunun nerelere kadar uzandığını anlatmıştım. Şimdi beslediklerimizi bu vatan için bir bir kurban etme zamanı. Şimdi yüz yıldır operasyon yapanlara yüzyılın operasyonunu yapma zamanı.

Bütün bunlar olurken kim içerideki hainlerin durmasını bekleyebilir. O gazete, bu yazar, şu hâkim ya da bu savcı. Bunları beklemiyor muyduk sanıyorlar? İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde İstiklal Caddesinde İngiliz Askerlerini alkışlayanları ve onların torunlarını unuttuk mu sanıyorlar?

Ey zâtının, sıfatının, esmasının, ef’alinin hudutsuzluğunca şükürler sunduğum Rabbimin züntikam kılıcı olacak kardeşlerim. Türkiye içeride çok yakında çok daha büyük olaylara gebe olacak. Sizin tek yapmanız gereken CESUR OLMANIZ. Tek yapmanız gereken oturduğunuz, kalktığınız her yerde Erdoğan’ı eleştiren veya hakaret edenlere karşı tıpkı bir trende bir kardeşimizin yaptığı gibi yumruk olup inmeniz. Korkmayın be yiğitler. Bu ülke bizim. Erdoğan’a laf atanların hedefinde dikkat edin aslında İslam var. Yani bu ülke kendini Allahsız olarak niteleyenlerle Allah’a rabıta etmiş olanların kavgasına şahitlik edecek. Bu ülkeyi 100 yıl önce masonlara teslim edenler 100 yıl sonra Allah’ın adaletini diriltenleri tekrar fabrika ayarlarına göndermek istiyor. Buna müsaade etmeyin. Erdoğan’ı yalnız bırakmayın. Sosyal medyada, sokakta, kafelerde, otobüste, okulda, iş yerinde, mademki Allah’a karşı bir savaş açılmış, siz de Allah’ın tarafında olun ki şerefli bir ölüm tadasınız. Bizim Erdoğan’ı kaybetme lüksümüz yok. İsrail Genelkurmay Başkan vekili Yair Golan’ın Türkiye için Erdoğan’ın yönetimde kaldığı sürece “sorunlu bir kurum” yorumu boşa değil.

Kardeşlerim 100 yıldır İstanbul ve Ankara’da savaş veren Müslümanlar vardı. Hatta İstanbul ve Ankara’da 100 yıldır savaş kaybeden Müslümanlar vardı. Şimdi 100 yıl sonra bir halka etrafında toplanıp Rabbi zikreden bu yiğitler bu savaşı Irak’a, Suriye’ye, İran’a, Lübnan’a taşıdı. Bu savaşın Moskova’ya, Londra’ya, Berlin’e, Washington’a taşınması da an meselesi. Biz canımıza kastedenlerle canımız pahasına, İslam’a kastedenlerle ise canları pahasına savaşırız.

Hatırlayın dostlarım. Uhud savaşını hatırlayın. 

Bugün Bedir’e bedel bir gündür; o gün sizler bize üstün gelip bizi üzüntüye boğdunuz, bugün de bizim yüzümüze güldü ve sevinenler bizler olduk” diyen Ebû Süfyân’a Hz. Ömer : “İkisi asla bir olamaz; bizim ölülerimiz Cennet’e uçup giderken sizinkiler ise çoktan Cehennem’i boyladı", diye seslenmişti.

Ey cennet mekân yiğitler. Ey Uhud günü Resulullah’ın mübarek dişi etrafında saf tutmuş muhafızlar. Sizlerin o Sahabelerden farkınız sadece tarihin Uhud değil Türkiye sahnesine şahitlik ediyor oluşunuz. Ve size o Sahabelerle aynı cennete koyacak olan sebep de bütün firavunların ittifakına rağmen Ümmet’in şerefi için saf tutan liderinizin etrafında savaşmanızdır. Allah bizi temizledi. Allah bu ülkenin zalim müttefiklerle arasını bozdu. Allah bu ülkeden şeytanı lağvederek kendi zâtı ile müttefik kıldı ve bize onun için ölme şerefini bahşetti.

Nitekim tarihinden koparılmış olan bu millete yakışan da final resitalini şerefli bir zaferle bitirmek değil mi?

Son sözüm Başkomutana! Tarih bizi büyük bir zaferle hatırlayacak Ey Erdoğan. Yanındayız Uzun Adam. Sen üzülme. İçeride darbe yapacaklarmış. Dışarıda bütün güçleri ile saldıracaklarmış. Birleşmiş Milletler bizi çıkartacakmış. Gelsinler bakalım. Bedir’de geldikleri gibi, Malazgirt’te geldikleri gibi, Kosova’da geldikleri gibi gelsinler. Yemin ediyorum hem içerideki hem de dışarıdaki zalimlerin kafataslarından koleksiyon yapacağız.

Ve sen yine çayımı eksik etmeyen, kendisinden razı olduğum Hanımım. Bir teşekkürüm de sana ve sabrına. Bir özrüm de sana ve kızıma. Yanında olamadığım onca zamana ve olur ya bir gün yine gidersem bundan sonrasına…  - Bisimit

Haberseyret.com

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Bu Yazıya 78 Yorum Yapılmış

Tüm yorumları okumak için tıklayın

Gündem
Erdoğan'ın çağrısına Rusya Merkez Bankası'ndan yanıt.
Türkiye
Şırnak'ta terör mağduru ailelere destek
Dünya
İran'ın resmi para birimi değişiyor.

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu