img

Havva Yücel ERGÜN

Mimhece

24 Aralık 2015 23:10

Göbek Bağı


Bir şeyi isimlendirmekle o şeyle tanışmış oluyorum. Böylece kendimle dışımdaki şeyin ilişkisi başlıyor. İsimlerini bilip hiç tanımadığım, görmediğim şeylerle bile tanışmış oluyorum. Zihnimde o isimle ilgili bir görüntü oluşuyor. Gerçeğiyle ilgisi olmasa bile, o şeyin aslına hiç benzemese bile, isimlendirdiğim şey zihnimde bir oda kiralamış oluyor böylece.

İsimlendirmek, onu içimize almamızın, onu sindirmemizin, onu kendimize katmamızın, yutmamızın bir yolu... İsimlendirmek, bir nevi ağzın yemek yemekteki işlevini görüyor. Bir isim koy ve onu yut. Onu kendine ait bir şey kıl.

Bir şeyi isimlendirmek, eğer ilk isimlendiren bizsek, bizi isim babası yapar. Bir nevi onun yaratılışında katkımız varmış gibi bir rol yükler bize. Şimdi anlıyorum, bebeğin isminin ne olacağına bu kadar kafa yoruşumuzu. Kim isim koymalı, dede mi anne mi, baba mı? Basit bir işmiş gibi dursa da bebeğe isim koymak otorite savaşı yürütmeye benzer bir mücadeleyi andırıyor aslında.

Masallarda bu iş daha bir önem kazanıyor. “Dede Korkut Öyküleri’nde kişilere adını veren Korkut Atadır. Ana ve babanın verdiği isim gerçek ad değildir, geçici addır. Çocuk, gerçek ismini avda veya savaşta bir yararlık, bir kahramanlık gösterdikten sonra alır. Dirse Han oğlu, karşısına çıkan bir boğa ile dövüşüp onu öldürdükten sonra “Boğaç” adını almıştır. Bamsı Beyrek’e, bezirgânların malını soygunculardan kurtarması üzerine bu ad verilmiştir.

Burada bireyin ad almasıyla, toplum içinde bir yetkinlik kazandığı, onaylandığı, bir karaktere büründüğü görülüyor. Aldığı isim onun gösterdiği bir kahramanlıktan yola çıkarak yeteneğine, içinde taşıdığı potansiyele gönderme yapıyor. Adını alan kişi böylelikle kim olduğunun ya da kim olması gerektiğinin bilincine varıyor.

Bazı yörelerde çocuğa törenlerle isim veriliyor. Çocuğa konan ismin onun kaderine etki edeceğine dair inançlar da var, bu nedenle, konacak adın iyi anlamlar içermesine, mümkünse Kur’an’da geçmesine özen gösteriliyor ki, bu da sırf Kur’an’da geçen bir kelime diye, olumsuz anlamlar taşıyan isimlerin konmasına neden oluyor.

İsimlerimiz adeta bizi hayata bağlayan göbek bağlarımız gibi. Doğmakla koptuğumuz o korunaklı eve, bir ad alarak yeniden bağlanmış oluyoruz. Bize ismimizi veren ailemiz memleketimiz oluyor, hem oraya doğuyor hem de orada doyuyoruz. Aitliğimizin başlangıcı, ya da kişisel tarihimizin başlığı, adlarımız…

Bilmediğimiz bir şey karşısında hissettiğimiz korku da, onu isimlendiremeyişimizden kaynaklanıyor. İlk defa gördüğümüz bir şey, neye benzer, canlı mıdır, zehirli midir? İsimlendirdiğimiz diğer şeylerle bir benzerliği bir ilişkisi var mıdır? İsimlendirmeye başlar başlamaz korkumuz dağılır. O artık bize tanıdık gelir, onunla nasıl savaşacağımızı ya da nasıl kaynaşacağımızı artık biliriz.

 “Allah Âdem’i yarattı ve ona isimleri öğretti.”

Âdem’in isimlendirmeyi öğrenmesi; yeryüzündeki hayata diğer canlılardan bir sıfır önde başlaması demekti, dolayısıyla yeryüzündeki birçok şeye hükmedebilmesi bu yeteneğine bağlıydı. Âdemoğlunun şimdiki manzarasına bakıyorum da, bir şeyi isimlendirme gücü kimdeyse, güç de onun elinde. Mesela ‘Ortadoğu’ isimlendirmesi, isimlendireni merkeze koyar. Bunun gibi ‘yerliler’, ‘yobazlar’, ‘küreselleşme’, ‘teknoloji’… Hayatımızın içinde olan ama kendimizi bizim isimlendirmediğimiz, başkalarının isimlendirdiği her ne varsa, bizi o şeyin isim babasına bağlı kılıyor.

Eski haritalarda, henüz keşfedilmemiş alanların kıyısına gelindiğinde, bilinmezliğin yarattığı boşluk fantezilerle, ütopyalarla, masallarla doldurulurmuş. Orda falanca dağları varmış mesela, ya da içinde denizkızlarının bulunduğu bir deniz. Bu bilinmeyeni adlandırma ya da biçimlendirme isteği, onu kontrol etme zannına, dolayısıyla bilinmezin karşısında çaresiz hissetmemeye yarayan bir boşluk doldurmaca. Dünyanın düz bir tepsi gibi, öküzün boynuzları arasında durduğuna inanmak şimdi bize gülünç geliyorsa da, dünyaya adapte olmak, bu fanteziye kapılmaktan geçiyor.

Adlandırma ve bilme yetimiz, imkânlara ulaştığımız oranda evrenin derinliklerine kadar uzanabilir. Bir tek Allah’ın sınırlarına ulaştığımızda bilme yetkimizi kullanamıyoruz. Allah, onu isimlendirmemize, tanımlamamıza izin vermiyor, O bize kendi isimlerini bildiriyor ve O bize kendisini tanıtıyor. O’nunla ilgili bilgimizi yarattıklarından, koyduğu yasalardan gözlemleyerek, tefekkür ederek çoğaltabiliyoruz. Haddimizi bilmeye de buradan başlıyoruz.

Bir zamanların Yahudileri ve Hıristiyanları, Rablerinin tanımladığı din yerine, kendileri eklemeler çıkarmalar yaparak artık yeni olan dinlerine bağlandılar. Otoriteyi Tanrı’dan alıp kendilerine verdiler.

Şimdi bir soru sorup bitirelim: Allah’ın dinine koyduğu ad olan İslam’ı, bugün Allah  yerine kim tanımlıyor? Çünkü tanımlayan kimse, bir anlamda göbek bağımız ona bağlı oluyor, vesselam.

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
Mescid-i Aksa baştan başa yenilendi
Türkiye
Meteorolojiden 20 il için fırtına uyarısı
Dünya
Almanya'nın gizli belgelerini yayımladılar

Hava Durumu

11°
Detaylı Hava Raporu