img

Eşref Yalınkılıçlı

Eşref Yalınkılıçlı

02 Aralık 2015 11:27

Tarihi ve Jeopolitik Gerçekler Işığında Türk-Rus Uçak Krizi


Türkiye-Rusya ilişkileri Avrasya jeopolitiğinin doğası gereği dış ticaret ve salt ekonomik ilişkilerle geleceğe sorunsuz olarak götürebilecek ilişkiler değildi zaten. Son on yılda Türkiye'nin, özellikle yumuşak gücü büyüdükçe Rusya'nın eninde sonunda bundan rahatsız olmaması da mümkün değildi. Her şeyden önce bilinmesi gereken Rusya ve Türkiye`nin geniş Avrasya havzasında birbirine alternatif olarak görülen başat güçler olarak, son 400 yıldır rekabet halinde olduklarıdır. Korkunç İvan´ın 1547`de kendisini Rus çarı ilan ederek yönünü Kazan ve Astrakhan`a çevirmesinden, Büyük Petro`nun sıcak denizlere inme politikasına, Çariçe Katerina`nın 1783`de Kırım`ı ilhakı, Çar I. Nikola`nın “Avrupa`nın Hasta Adamı” olarak gördüğü Osmanlı`ya Kırım Harbi ile son darbeyi vurmak istemesi ve oradan al da Rusların Salȃhkȃr Çar dediği II. Alexander`ın 93 Harbi kuşatması ve I. Cihan Harbi`ne değin bu hiç değişmedi. Ancak şu da var ki Türkler ve Rusların her kapışmasından iki taraf da zelil olurken, Batılılar hep kazançla çıktı.

Soğuk Savaş döneminin ideolojik restleşmesi Sovyet sonrasındaki dönemde ekonomik ve enerji temelli ilişkilerin katkısıyla görece bir yumuşama dönemine girdi. İki taraf da karşılıklı bağımlılığı artırarak Batı karşısında düştükleri hayal kırıklığını ve 9/11 sonrası dönemin Amerikan yayılmacılığını kurdukları simbiyotik ilişkilerle dengelemeye çalıştılar. Ankara`nın AB tarafından uğratılan sükûtu hayali ve Moskova`nın NATO`nun Doğu Avrupa ve diğer eski post-komünist coğrafyalardaki genişlemesi Erdoğan ve Putin`nin kurdukları karşılıklı dostluk ve iletişim kanallarıyla yeni bir Türk-Rus yumuşama (detenté) dönemini sağladı.

Fakat, Rusya ile ekonomik temelli kurulan ilişkiler ve kültürel yeniden uzlaşma dönemi Ankara`nın 1952`den beri Batı`nın kolektif güvenlik kurumlarına entegre olduğu gerçeğini, ve bilhassa Rusya tarafında Türklerin Batı`nın gözü kapalı bir müttefiki olduğu algısını hiçbir zaman değiştirmedi. Her ne kadar Türkiye Ağustos 2008 Gürcistan müdahalesinde Montrö sözleşmesinin gereği Boğazları kapatmışsa da, Rusya ile sadece ekonomi üzerinden gerçek bir uzlaşma ve stratejik ortak olunamayacağının ilk sinyallerini almıştı.

İkinci kriz ise Kırım`ın ilhakı ve Doğu Ukrayna sorununda Rusya`nın takındığı hukuk tanımaz keyfi müdahaleleri ve Kırım Tatarlarının haklarının gasp edilmesiyle yaşandı. Ankara bu konuda Moskova`ya elini verip kolunu kaptırmanın neden olduğu çaresizlik ile pek ses çıkaramadı ve durumu idare etmek zorunda kaldı. Kırım ilhak edildi, Tatarlar yarımadadan sürüldü,  parlamentoları kapatıldı ve gayrimenkullerine el konuldu. Putin, pişkin pişkin her seferinde Erdoğan’a onların haklarını koruyacağını söyledi ama bir gıdım adım atmadı. Buna karşılık, Batılıların bütün teyakkuz ve bastırmalarına rağmen geçen sene işleme konulan Rusya yaptırımlarına Ankara katılmadı. Bu durumu övmek ve Rusya`nın Güney Koridoru için önerdiği Türk Akımı Projesini kabul ettiği için Erdoğan`ın hakkını teslim etmek için geçen sene yılsonunda Kremlin`de yaptığı olağan Başkana Sorular ve Cevaplar konuşmasında Putin, Erdoğan sağlam bir adam ve güvenilir bir ortak demişti.

Bununla beraber üçüncü ve daha büyük bir kriz ise Suriye iç savaşı ve Esad rejiminin geleceğine dair ortaya çıktı. Ankara ve Moskova`nın bu konuda Cenevre Konferansı`ndan bu yana temelden zıt bir şekilde karşı karşıya gelmeleriyle ikili ilişkilerde adeta diplomatik bir türbülansa girildi. Rusya`nın İran`ın nükleer meselesinde takındığı Tahran yanlısı tutum, daha sonra Moskova`nın Şam rejiminin bekasına dönük olarak da İran`ın tezlerine yaklaşmasını beraberinde getirdi. Tabi ki Moskova`nın Soğuk Savaş döneminden beri Ortadoğu`daki en önemli müttefiki olan Hafız Esad`ın Baasçı rejimini böylesi bir dönemde terk etmesi de beklenemezdi. Rusya`nın bölgedeki payandası olan Suriye, Kremlin`in yeniden Ortadoğu`ya dönmesi için iyi bir fırsat oldu. Batı`nın ve bilhassa ABD`nin bıraktığı güç boşluğu ve her ne yaparsa yapsın kendisine itiraz edilmeyen Putin tarafından bu fırsat Daeş terörü bahane edilerek iyi kullanıldı ve Rusya 1917`de çıkmak zorunda kaldığı Ortadoğu`ya geri döndü.

Bütün bu arka plan ve ikili ilişkilerin girdiği açmazdan hareketle geçen hafta yaşanan Rus jetinin düşürülmesi bahsine gelirsek, denilebilir ki Rusya'ya çok da geç kalınmadan caydırıcı bir cevap verilmeliydi ve Türk ordusu ve devleti de risk alarak gerekeni yaptı. Türkiye, Ukrayna, Gürcistan, ya da Baltık ve İskandinav ülkeleri gibi Putin’in her yaptığına sessiz kalan herhangi bir ülke olmadığını, bu ihlallere 7 milyar dolarlık dış ticaretinin hatırına artık sessiz kalmayacağını gösterdi. Başka bir deyişle Ankara, Batı`nın bir zamanlar Hitler`i yatıştırma (appeasement) politikalarıyla Almanların yayılma ülküsüne (lebenshraum) gösterdiği müsamahayı bugün Ruslara ve Putin`e göstermeyeceğini anlatmış oldu.

Rusya’nın Daeş’i vurma bahanesiyle Suriye'ye girip katil Esad’ın bekasına ve kendi ȃli menfaatlerine oynayacağını hepimiz biliyorduk. Türkiye, “buyur canınız ne zaman isterse girin, bizim hava sahamız sizin de hava sahanız sayılır, buradan da girip Türkmenleri vurun, PYD`ye Akdeniz koridorunu açın” mı demeliydi? (!) Her büyük devlet gibi risk alınarak bu uçak düşürülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti devletinin uluslararası hukuktan kaynaklanan kuralları ve savunma hakkı gayet açık. Daha geçen ay angajman kurallarımız bunlardır diye Rus askeri ateşeler çağrılıp izah edildi. Onlar da özür dileyip, bir daha olmaz diye ayrılmıştı. Şimdi kim kimi sırtından vurmuş oluyor? Sanki bizim uçaklarımız Sochi semalarında gezerken Rus uçağını düşürmüş aymazlığı ve pişkinliği ile olaya yaklaşmanın kimseye bir hayrı yok.

Putin’in elinde bir Bumerang var ve bırakalım atsın ki bizim siyaset-yapıcılarımız ve kamuoyumuz da Rusya ile salt ekonomik partnerliğin stratejik müttefiklik anlamına gelmediğini öğrenmiş olsun. Türk-Rus ekonomik ilişkileri yaklaşık 32 milyar dolarlık bir hacme sahip ve 25 milyar dolar ile Rusya`nın lehine gelişen ilişkilerdir. Rusya`nın ekonomik olarak uzun boylu adımlar atması çok gerçekçi değilken,  öncelikle bizden satın aldıkları 7 milyar dolarlık dış ticaret hacmine zarar vermeye dönük olacaktır- ki zaten Rus turizm firması yani devletin seyahat acentesi Rostourism, “Türkiye’ye gitmeyin” diye ilan yayınladı. Onun dışında tarım ürünleri ve beyaz et ithaline sınırlamalar getiren kararname Başbakan Medvedev tarafından imzalandı. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise vizesiz seyahat rejimini tek taraflı olarak ilga ettiklerini duyurdu. Rusya’da iş tutan tüccar ve iş adamlarımıza zorluk çıkartarak ihalelere bundan sonraki ihalelere almayacaklarını, inşaat sektörünün tamamen Çinlilere bırakılacağını öngörebiliriz.

Bunun dışında Rusların gazı kesmek gibi bir işe girişmesi zaten kendi ayaklarına sıkması anlamına gelir. Rus ekonomisindeki daralma, petrol fiyatlarının düşük seyri ve Rublenin Batı paraları karşısındaki devalüasyonu düşünülürse Rusların Türkiye`ye sattığı kendi 25 milyar dolarlık dilime zarar getirecek adımlar atması beklenmiyor. Orta vadede işlerin tekrar yoluna gireceğini düşünüyorum. Her yıl Türkiye`ye gelen 4 milyon Rus bu ülkeden vazgeçemez. Çünkü Ruslar için en ucuza bu kaliteyi satın alacakları tek turizm destinasyonu Türkiye’dir. Türkiye gibi büyük ve muazzam bir pazarı kimse kaybetmek istemez ve geçen hafta Rusya`da yapılan bir ankette Rusların % 63`ü Türkiye`nin cezalandırmasına karşı çıkıyor ve bu konuda Kremlin yönetiminden farklı düşünüyor. Bu arada bizim medya bilindik kraldan çok kralcı refleksleriyle felaket tellallığı yapıyor. Ancak ekonomik gerçekler bunlar ve Ruslar en fazla bir yaz gelmezler, gelmeyiversinler, bu ülkeye de hiçbir şey olmaz.  

Rusya hâlihazırda zaten klasik serbest piyasa koşullarına haiz bir ülke değil ve mülkiyet haklarının da yeri gelindiğinde devlet lehine hiçe sayıldığı, Sovyet döneminin hukuka karşı olan nihilist tavırlarını devam ettiren, hukukun üstünlüğüne (rule of law) değil ama kanun devleti (rule by law) ilkeleriyle yönetilen patrimonyal bir devlet. Ekonomik olarak bunlar Rusya’dan beklenen adımlar ama işi orada yaşayan vatandaşlarımıza yapılan baskılar ve öğrencilere yönelik buradan çekin gidin tepkileriyle okursak, Rusya`nın bu krizde büyük bir devlet refleksi göstermediğini söyleyebiliriz. Bu durumunda tamamen Putin`in enaniyeti ve Rusya`nın son yıllardaki saldırgan kibrine Türkiye`nin çizik atması ve Putin`in yüzüne vurulan fiskenin kendisini somut gerçekliğe uyandırılmasından kaynaklanan şok halinden kaynaklandığını söylemek gerekiyor. 2000 yılında iktidara gelen Putin ve Birleşik Rusya Partisi Ukrayna krizi ve Kırım ilhakı sonrası % 80`lere varan halk desteğini Suriye gibi dibi belirsiz bir kuyuya atlayarak heba etme riski ile karşı karşıya. Bu durum tıpkı Brezhnev`in 1979`da Afganistan`a müdahalesinin Sovyetleri 1980ler sonunda çöküşe sürüklemesiyle mukayese edilebilir. Sonrasında Gorbachev`in glasnost ve perestroyka politikaları da Sovyet dağılmasını engelleyememiş ve Ağustos 1991 darbesiyle o çökmez denen Sovyetler Birliği ve Komünizm bile çökmüştü. Dahası Rusların Esad ile kurduğu ittifakın bugün için Ruslar için anlamlı görünse bile, Ortadoğu`nun geleceğinde ne bir getirisi ne de bir gerçekliği var. Saddam sonrasının Irak`ı ABD`ye yar olmadığı gibi, Esad sonrasının Suriye’si de Ruslara yar olmayacaktır.

Türk-Rus ilişkilerinin içine girdiği kriz ortamında Rusya`nın ekonomik yaptırımlarından daha ziyade, Moskova`nın eski bilindik alışkanlıklarına dönerek PKK terörüne destek vermesi ve Suriye istihbaratı ile beraber Reyhanlı benzeri işlere girişmesi Ankara için daha sıkıntılı sonuçlar doğurabilir. Hâlihazır da Rus hava bombardımanlarının Daeş militanlarından çok ılımlı Suriye muhalefetini ve Türkmenleri hedef alması ve Rojava`daki YPG terörüne arka çıkarak hem Esad`ın bekası hem de Kürtlerin emellerine hizmet ediyor olması Viyana`da Batılı devletler, Türkiye, Rusya, İran, Çin ve Körfez Arap ülkelerinin üzerinde mutabakat sağladığı geçiş dönemi önerilerini rafa kaldırmış görünüyor.

Sonuç olarak toparlayacak olursak, Rusların bugün Duma`da Ermeni tasarısı veriyor olması ya da ekonomik önlemlerle Ankara`yı köşeye sıkıştırıyor olması konjonktürel adımlar ve beklenmedik bir durum değil. Rusya`nın Dağlık-Karabağ sorunundaki tutumu ve yaptıkları zaten bellidir ve on yıllardır Ermeni tezlerini destekleyen Moskova`nın bu sorunun çözümüne taş koyduğunu ve sorunu dondurarak Güney Kafkasya`daki varlığını devam ettirttiğini biliyoruz. AGİT (OSCE) Minsk grubunda sözde arabulucu olan Moskova, Orta Asya ve Kafkasları hala arka bahçesi olarak görürken, Ankara`nın bu bölgelerdeki artan etkinliğinden çok zamandır rahatsız. Biz ise 33 milyar doları nasıl 100 milyar dolarlık ekonomik ortaklığa dönüştürürüzün hesabını yaparken başımızı biraz kuma gömdük. Fakat Ruslar Avrasya’ya senin benim gibi bakmıyor ve bu coğrafyada önlerine taş koyacak tek gücün Türk jeopolitiği ve Türkiye olduğunu 1920lerdeki Basmacı hareketinden beri çok iyi idrak ediyorlar. Stalin bu gerçekliği kavradığında Sovyet Uluslar Politikasını yürürlüğe koyarak Orta Asya’yı boy ve bölge adlarından müteşekkil Sovyetlere (meclislere) bölerek bölüp parçalayarak yuttular ve ünvandan ibaret (titular) ülkecikler türettiler. Tarihsel gerçeklik, Avrasyacı jeopolitik ve post-Soviet Putinist realpolitik varoluş dikkate alındığında Rusya`nın ideallerinden ve emellerinden vazgeçmeyeceğini söylemek gerekir. Bu onun varlık nedenidir ve Ukrayna sorunu, Gürcistan müdahalesi, Suriye ve Türkiye ile olan restleşme de hep bu yüzdendir. Aksi takdirde Ukrayna'yı kaybeden, Güney Kafkasya’da, Orta Asya'da, Balkanlar`da Batı ve Türkiye`ye karşı geri adım atan bir Rusya, Vladimir Suzdal Moskova knezliğine geri döner ki, bu Rusların 3. Roma olma ideallerinden vazgeçmesi demektir.

Türkiye maalesef bugün Obama pasifliği ve AB’nin bekle-gör çekimserliğinden kaynaklanan güç boşluğunun faturasını ödemek zorunda bırakılıyor. Ama en azından bu eylem ile Batıya benzemediğini göstermesi iyi oldu. Birinin çıkıp Putin’in yüzüne bir fiske atması ve özgüvenini kırarak ona Rusya'nın kâğıttan kaplan olduğunu idrak ettirmesi gerekiyordu. Putin´in hırçınlığı ve huysuzluğu da sırf bu yüzden. Bundan sonra bizim yapmamız gereken ülke olarak bir arada kalmak, yerli refleksler ortaya koymak ve kendi sınırlarını savunmaktan başka bir kabahati olmayan bir ülke olarak bu durumu milliyetçi şovenizme kurban etmeden Rusya ile krizin diplomatik manevralar ve diğer iletişim kanallarıyla soğutmak olmalıdır.  Ama bizim medyanın bir kısmı Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov ve Rus dışişleri bakanı Lavrov’dan önce konuşup her zamanki bilindik dayanılmaz hafiflikleriyle Moskof ağzıyla konuşuyorlar. Gerçi onlar Mavi Marmara’da da İsrail ağzını benimsemişlerdi. Bizdeki bu medyanın, Russia Today, Ria Novosti (Sputnik), İtar Tass, Interfax, Pravda, İzvestiya, Kommersant ve diğer pejoratif lümpen Rus propaganda basını ve haber ajanslarıyla aynı dili benimsemelerini de çok garipsememek lazım! Zira Türkiye`nin Daeş başta olmak üzere, Suriye`deki terör gruplarına destek verdiği, onlardan petrol satın aldığı ve sınırlarından militanların geçişini sağladığı yalanlarını MİT tırlarını durdurup, o görüntüleri onlara servis eden de içimizdeki bu ‘İrlandalılar` değil miydi zaten?

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
Karadenizli esnaf Türk lirasına sahip çıkıyor
Türkiye
Ek iş olarak başladılar, 20 tonluk üretime ulaştılar
Dünya
Haydi Müslümanlar, şimdi !!!

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu