img

Şerif Karakurt

11 Kasım 2015 09:56

Türkiye'nin Stratejik Aklı: Davutoğlu Ahmet 'Hoca'!


Yıl 2001, aylardan Şubat.

Ulaştırma servisi o gecenin program konuğunu evinden alıp stüdyoya getirirken araç yolda teklemeye başlıyor, bir süre sonra da duruyor. Mevsim kış, yayın saati de yaklaşıyor.

Şoför, konuğu stüdyoya yetiştirme telaşı içinde arızayı gidermeye çalışırken program konuğu profesör arabadan çıkıp aracı itmeye başlıyor. Şoför biraz mahcup, ‘’aman hocam, yapmayın etmeyin’’ diye müdahale etmeye çalışsa da dinletemiyor.

Hoca arabayı itmeye devam ediyor.

Neyse ki araba bir süre sonra tekrar çalışıyor ve ‘itmeye gerek kalmadan’ yola devam ediyor.

O gece ‘Arabayı iten adam’ Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’ydu.

...

Bugün biraz o adamın geçmişinden bahsedelim.

Yıl 1959, aylardan Şubat.

Ahmet Davutoğlu’nun dünyaya geldiği 1959 yılında, Taşkent’te Türkmen gelenek ve görenekleri en canlı haliyle yaşamaktaydı. Davutoğlu, 26 Şubat günü bu köydeki bir evin ‘kış odası’ denilen bölümünde dünyaya geldi. Taşkent’teki hayatın ritmi, orada yaşayan insanların birbirleriyle ilişkileri, düğünlerin, bayramların, cenazelerin izleri Davutoğlu’nun ruhunda çocukluk yıllarından itibaren yer etti. ‘Hoca’nın bir akademisyen olarak yaptığı bütün analizler ‘zaman-mekan’ unsuruna dayanır. İşte o zaman-mekan ya da ‘tarih-coğrafya’ duygusunun oluşmaya başladığı yer burasıdır, yani Taşkent.

Daha dört yaşındayken annesini kaybetti. Annesinin yüzünü ancak hayal meyal hatırlayabiliyordu. Babası Mehmet Bey, bir süre sonra Taşkent’in çevre köylerinden yörük kızı Sefure Hanım ile ikinci evliliğini yaptı. Sefure Hanım küçük Ahmet’in üvey annesiydi ama ona hiçbir zaman gerçek annesini aratmadı. Ahmet Davutoğlu’nun doğan ilk kızına ikinci annesinin adını (Sefure) vermesi de kendisine minnetinin bir ifadesiydi. (İkinci kızına da kendi annesinin ismini (Meymune) vermişti.)

Dört yaşındaki Ahmet’in etrafındaki tek kadın Sefure Hanım değildi. Ahmet’in çocukluk yıllarında ve sonrasında hayatındaki asıl etkili kadın babaannesiydi. Babaannesi onu bir dakika görmese duramaz, ‘Ahmet nerede?’ diye aranıp dururdu. Hacıkızebe her gün torunu küçük Ahmet’e ‘’Oğlunla ordu, kızınla oba olasın. Koç koç oğlanların ardına düşe, dünyalar ayağına gele, herkes sana akıl danışa!’’ diye dua ederdi.

Bu dualar yıllar sonra kabul olacaktı. Ancak babaanne Hacıkızebe dualarının kabul olduğunu, herkesin torunu Ahmet’e ‘akıl danıştığını’ göremeden vefat etti.

Babaannesinin kanatları altında büyüyen, üvey annesinin şefkatiyle Anadolu terbiyesi alan çocuğun hayatındaki en önemli kişi babasıydı. Baba Mehmet Davutoğlu, 2003 yılında Taşkent’te geçirdiği bir trafik kazasında vefat etti. Ahmet Davutoğlu babasını ‘her şeyimi borçlu olduğum insan’ diye anıyor. Kendi ifadesiyle ona ‘bir tarih ve dava bilinci’ veren de ‘bilim dünyasına yönelten’ de babasıydı. Mehmet Davutoğlu, tek erkek çocuk olarak dükkanda kendisine yardım etmek isteyen oğlunu hep kapıdan geri çevirirdi ve her seferinde onu kitaplarına yönlendirirdi. (Ahmet Davutoğlu, doktora tezini babasına ithaf etmiştir.)

Babasının bu gayretleri boşa çıkmadı. Ahmet Davutoğlu daha beşinci sınıftayken babasının arkadaşı Mehmet Emin Alpkan’ın çıkardığı ‘Bizim Anadolu’ isimli gazetede yazılar yazmaya başladı.

1966-67 döneminde artık İstanbul’a taşınmışlardı ve içinde yaşadıkları Fatih semti, köyündeki atmosferin başka bir dekorda devamı gibiydi.

Daha ilkokul yıllarından itibaren idealist kimliği şekillenmeye başlıyordu. Şanlı geçmiş, vatan ve millet kavramları zihninde ve yüreğinde anlam kazanıyordu. Yıllar sonra o küçük çocuk büyüyüp ‘Başbakanlık Başdanışmanı’ olduğunda, baba Mehmet Davutoğlu, oğlunun ilkokul öğretmeninden çok anlamlı bir hediye almıştı. Öğretmeni, Davutoğlu’nun henüz 12 yaşındayken yazdığı kompozisyonu çok beğenmiş ve yıllarca saklamıştı. Hikaye şöyleydi: Öğretmen ‘’Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?’’ sorusu etrafında bir metin yazmalarını istemişti. Öğrenciler farklı meseleleri sıralayıp sebeplerini anlatmışlardı. Ahmet Davutoğlu ise ‘’Hangi mesleği seçeceğiniz önemli değil, önemli olan vatana, millete, ülkenin tarihine, kültürüne, değerlerine bağlı fertler olarak yetişmektir.’’ ana fikri üzerine inşa edilmiş bir kompozisyon yazmıştı.

1973 yılı Temmuz ayında yatılı okumak üzere İstanbul Erkek Lisesi’ne kayıt oldu. Batı edebiyatı ve Batı düşünce sistemiyle de bu okulda tanıştı.

İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun olduğunda hedef ‘Boğaziçi Üniversitesi’ idi. Boğaziçi’ni tercih ederken de ‘idealizmi’ onunla birlikteydi. 1982’de Boğaziçi Üniversitesi’nin İktisat, bir yıl sonra da Siyaset Bilimi Bölümü’nden mezun oldu. Üniversitenin bu iki bölümünden birlikte mezuniyet alan ilk öğrenciydi. Master derecesini Kamu Yönetimi bölümünde, doktorasını ise Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı.

Yıl 2002, aylardan Kasım

‘’Hocam, telefon size. Ankara’dan arıyorlar. Başbakan Abdullah Gül sizinle görüşmek istiyor!’’

İşte Davutoğlu’nun Ankara macerası derste olduğu sırada gelen bu telefonla başladı. Hükümeti kurma görevini devraldıktan sonra Başbakan Abdullah Gül’ün ilk aradığı isimlerden biri oydu. Irak Savaşı kapıdaydı ve Başbakan onunla görüşmek istiyordu.

‘’İlim adamlığı her zaman, paradan puldan, makamdan ve mevkiden önce gelir!’’düsturunu hayatına rehber edinen Davutoğlu, hükümete ‘dışarıdan destek’ vermek niyetiyle Ankara’ya gitti. Ancak bu kez durum çok farklıydı ve Abdullah Gül’ün ifadesiyle, ‘işin şakası yoktu.’ Başbakan Gül, Hoca’nın önüne öyle bir dış politika tablosu koydu ki ‘dışarıdan’ verilecek bir katkının anlamı yoktu.

Başbakan Gül’le yaptığı görüşmeden iki gün sonra İstanbul’da, partinin genel başkanı Erdoğan’la da aralarında benzer bir görüşme geçti. Elini taşın altına koyması gerektiği mesajını Erdoğan da vermişti.

Dış politikadaki tablo tam anlamıyla vahamet kesbediyordu, fazla düşünülecek bir durum yoktu. Ya kolları sıvayıp işin içine girecekti ya da sonraki yıllarda elinden gelen desteği esirgemiş olmanın vicdan azabıyla yaşayacaktı.

‘Tarık bin Ziyad gibi’ yapmaktan başka çare yoktu, ‘gemileri yakıp’ Ankara’nın yolunu tuttu.

Herkes onu ‘Başbakanın başdanışmanı’ kimliğiyle tanıyordu artık; ama aynı zamanda görevi kabul edip Ankara’nın yolunu tuttuğunda, ikisi küçük, dört çocuğunu İstanbul’da anneleriyle bırakmak zorunda kalan bir ‘baba’ idi O.

Ve Yıl 2015, aylardan Kasım.

Ahmet Davutoğlu, önce ‘danışman’ sonra ‘bakan’ olarak Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan hükümetlerini, ilk yıllarda dış politikanın ‘karanlık ve tehlikeli’ tünellerinden geçiren, sonraki dönemde de ülkenin dış politika profilini yükselten adam oldu.

(En başta bir araba hikayesi vardı hatırlarsanız...)‘Hoca’ şu anda, 1 Kasım 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olan AK Parti’nin genel başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de başbakanı olarak arabayı itmeye hâlâ devam ediyor.

Biz Davutoğlu Ahmet Hoca’ya dualar edelim, tüm mazlum coğrafyaların güçlü bir Türkiye’ye muhtaç olduğunu hatırımızdan çıkarmadan…

Not: ‘’Hoca: Türk Dış Politikası’nda Davutoğlu Etkisi’’ kitabından yaptığım alıntılar ile bu yazının oluşmasında emeği olan Gürkan Zengin’e teşekkürü bir borç bilirim.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Bu Yazıya 2 Yorum Yapılmış

Tüm yorumları okumak için tıklayın

Gündem
Soylu'dan Dünya İnsan Hakları Günü mesajı
Türkiye
Turizm köyü Türk lirasına sahip çıkıyor
Dünya
İsviçre 2 bin Suriyeliyi kabul edecek

Hava Durumu

12°
Detaylı Hava Raporu