img

Yuşa Irmak

07 Ekim 2013 15:14

Huzuru batıda aramayın!


Kıvrım kıvrım, kıvrandıran bir sancının içinde yine Batı!

Rönesans'la başlayan, antik Yunan ve Roma esintileriyle dolu lâik, dinsiz bir süreçten sonra doyumsuz Batı, tekrar Ortaçağ'a, kiliseye ve ket vurulmuş özgürlüklere dönme eğiliminde. Hangi Avrupa ülkesine giderseniz gidin, kaldığınız otellerin odalarında bir İncil'i pekala bulabiliyorsanz, kiliselereskisinden daha fazla insanı çekiyorsa , İsa daha fazla sevilip, Meryem'e daha çok güveniliyorsa, Batı'nın her sokağında, her köşesinde, her yapıda, her ürününde, insanları inanmaya, yeniden inanmaya çağıran bir figür, bir sembol, bir renk bulabiliyorsanız; Batı Ortaçağ'ın kapılarını yüzyıllar sonra yeniden zorluyor demektir dostlar... Sömürgelerle zenginleşen, zulümle kibirlenen Batı artık bir bedel ödemenin eşiğine gelmiş demek ki şimdi de büyük bir telaşla bu beldeden kaçış yolunu arıyor kendine...

Yetmedi Rönesans Batı'ya! Yetemezdi de aslında! Laiklik, Batılı'nın vicdanını kurtaramadığı gibi, bilakis  onu, büyülü bir kabın içinde kıvrandırdı durdu. Skolastisizm'in yürekleri sıkan, Avrupa'nın her bir köşesini adeta açık hava hapishanesine çeviren o karanlığından sıkılan Batılı, Rönesansla kendisine bir kurtuluş yolu bulduğunu sanmıştı başlarda. Yeni sistem için de tabiatıyla alınacak model, yine, eski Yunan ve Roma'ydı elbette! Herkesin alabildiğine özgür, her bir kem hareketin mübâh olduğu bir anlayış. Nefs ve hevanın ürünü her pisliği ortalık yerlerde yapanları görmedim duymadım demeyiniz! Bu yeni çizgide din ya hiç yok, ya da yeniden düzenlenmiş, kolaylaştırılmış, bayağılaştırılmış bir biçimde insana sunulmuştu. Rönesans, dünya literatürüne ne kadar bir bilim ve sanat devrimi diye aktarılsa da, bu hareketin politik ve özellikle de dinle ilgili tarafı, yeni Avrupa'nın karakterinin DNA'sını oluşturuyordu. O dönemin, Leonardo'su, Dante'sinin ne kadar borusu ötüyorsa, Machiavelli'nin de, Voltaire'nin de o kadar ötüyordu. Rönesans, ne kadar sanatta devrimse, o kadar da inançta, ahlakta, vicdanlarda yapılan emsalsiz bir devrimdi. Biliyorsunuz Voltaire'in dinle alay eden felsefesini, Machiavelli'nin, nefsi emmare ile ilgili her şeyi uygun gören ilkelerini… İşte bu doktrinler, öğretiler Avrupa insanının en büyük düsturu olmuştu...

İlk başlarda, laiklik, Batı'nın din bağnazlığının baskısından kurtulmak için uydurup ortaya attığı ve sıkıca sarıldığı bir kurtuluş reçetesiydi aslında. Bu kelimenin tam bir tanımını, tam bir anlamını, yapmak şöyle dursun, bunu ortaya atanların kendi içlerinde dahi kesin bir anlamı da yoktur esasında. Tıpkı bizde ki "demokrasi" gibi, tıpkı bizdeki "çağdaşlık" gibi, tıpkı bizdeki "uygarlık" ve "özgürlük" gibi... Her insan bu kelimelere istediği gibi bir tanım veya anlam yükleyebiliyor nihayetinde!

Evet, Batı insanı da bu yüzden tekrar laiklikten, sapık bir şeriata dönme eğiliminde. Zira, İsa'nın bozulmuş öğretileri, İncil'in yüzlerce kere değiştirilmiş babları, demode ahlak kuralları şimdi yeniden cezbediyor batı insanını ve ne yazık ki  yeniden moda. Avrupa’nın temeli oluk oluk kan, kırbaç kırbaç zulüm olduğu halde, bir de bakıyorsunuz yapay dekorlar üzerinde kurduğu o muhteşem, o göz kamaştırıcı güzelliklerle doymamış. Üstüne bir de yeni esintilerle başka bir yolun başlangıcını, bir özlemini arıyor hayatında.

Batı'nın ilk bakıştaki rengi, motifleri, ışıkları insanı büyülüyor. Bizi, görür görmez kendine tutsak eden, bir kara sevdaya sürükleyen yanı da bu büyü olsa gerek herhalde. İlkel Avrupa'nın önünde kocaman yemyeşil bir dekor çepeçevre kucaklıyor ve aldatıyor sizleri... Brezilya'nın, Endonezya'nın balta girmemiş ormanlarından sonra hiç bu kadar yeşili bir arada başka bir yerde bulamazsınız. Yeşil, Avrupa'nın gökle birleşen yeşilinde insan hafsalasını kaybediyor ilk anda. Biz de "tuna nehri akmam" dese de, orada yeşil bir tünelin içi sıra akıp gidiyor. Bir tek boş toprak parçası bulamıyorsunuz beldelerinde.

Mimarisiyle, Avrupa göz kamaştırır! Hem de madde insanının nefsini fazlasıyla doyurabilecek kadar. İtinayla, görkemle, azametle  işlenmiştir üstelik. Köyler, kasabalar, şehirler birer mimari sergi gibi cetvelle çizilmiş kadar düzenli, alımlı, süslü, mükemmeldir ilk bakışta!

İtalya'nın Floransa'sı, Roma'sı, Fransa'nın Paris'i, Almanya'nın Köln'ü yüzyıllardır özenle korudukları yapılarıyla turistleri büyülüyor. Şayet, medeniyet dediğimiz şey, maddenin pırıltısı ise, bilelim ki Avrupa gerçekten medeniyetin zirvesinde bir kıtadır. Zira, Batı'da mimari insana hükmediyor. Sütunlar, alınlıklar, kaideler, apsitler, kuleler, kubbeler eski Roma'yı, Antik Yunan'ı çağrıştırıyor. Nüfusu 15 ya da 20 milyon arasında değişen Paris'in bir tiyatro dekoru gibi düzenli, parlak ve göz kamaştırıcı bir örneğini dünya üzerinde gösteremezsiniz bana! Viyana, düşlerdeki şehirlerin bir gerçeği gibidir! İnsanları yutan dev yapılar ve her yana yayılmış bahçeler, parklar da cabası... Avrupa, geceleri ışıl ışıl parlıyor. Cenevre'si, Münih'i, Paris'i, binlerce yıldır durmaksızın söylediği, Atina'dan, Roma'dan Britanya'dan bu yana söylediği o çılgın şarkısını yine beste beste söylüyor... Batı, tıpkı eski Roma'nın son periyodu gibi, zenginliğin, madde zevkinin ve çılgınlığın doruğa ulaştığı bir çağı yaşıyor. Epikür, felsefesiyle bir kez daha ulaşılmaz zaferlere ulaşıyor...

Evet, işte herkes meseleye böyle çıplak gözle baktığında, bir ışıltı denizidir Avrupa. Peki ya akıl ve gönül gözünün gördükleri? Ara sokakları? Kenar semtleri? Duvar içleri?

Karanlık odaları da var Batı'nın. Gerçek anlamda bir sömürge ve zulüm imparatorluğu kuran Batı ancak yapay bir ışıltıyla kendisini kamufle edebiliyor. Lakin, dünyada asıl suretini bilmeyen yok! İnsanların sınıf sınıf bölündüğü, şehirlerin merkezinden varoşlara doğru yöneldikçe sidik kokularının ağırlaştığı, bıçak darbelerinin, kan izlerinin koyulaştığı, örgütlerin cirit attığı adeta bir yer altı dünyası Batı! Işıltılı şehirlerin alt katlarında yüzlerce sabıka kayıtlı insan geleceğini arıyor.

Avrupa sokaklarında bir tek genç insana rastlayamıyorsanız, bu son kırk - elli yıldır çocuk yerine, köpek beslemeyi tercih etmesindendir batılının... Bu yüzden istikrarla ve başarıyla uygulanan doğum kontrolleri meyvesini vermiş; yaşlı, yorgun ve ümitsiz bir kuşağın eline bırakmıştır onları. Dostluk, ancak köpeklerle paylaşılabilen bir duygu olmuş Batılı nezdinde! İnsanlar yalnız… Çünkü bencil ve çıkarcı; gülüşlerinde bile görebilirsiniz o yaman sahteliği.

Batı insanının iki yüzlülüğü ve kabalığı, kibri, sevgiyi kat be kat aşan bir boyuttadır aslında. Fabrikalar, atölyeler, bilgisayarlar, aklın almayacağı bir hızla işleyip duruyor. Ama, fakat ve lakin yürekler durduktan sonra neye yarar? Evet, kalpleri bitmiş, erimiştir artık batılının. Huzuru, Batılı bin yıl önce kaybetti ve artık bu kavram onlara çok yabancı! Belki de bu duyguyu hiçbir zaman tadamayacaklar! Çünkü o hep hırçın, hep kavgacı, hep sömürücü ve zalimdi...

Batı, şimdi bir sancı yaşıyor. Geçmişini yenileyerek bir kez daha yaşamak istiyor. Yüzlerce yıllık bir çabayla kurduğu zevk imparatorluğunu mafyalarla, örgütlerle, şebekelerle daha bir çekilmez hale getirdi. Batı'nın kaderi huzuru aramaktır artık. Çılgın saatlerden, uçarı dönemlerden sonra şimdi dingin bir çağın izini sürüyor adeta hayatında. Din ve inanç, yeni bir umut kapısı olarak çıkıyor Batılının önüne.

Batı, şimdi iki bin yıldan sonra; bulabildiği inanç kırıntılarını toplayarak, yüreğini vicdanını ve aklını yeniden canlandırmaya çalışıyor. Ama bu çabanın da nafile olduğunu er ya da geç öğrenecek Batılı..

İşte her yönden, TV'lerden, internetten, sosyal medyadan, kısaca ne kadar kitle iletişim araçı varsa ha bire inancından uzaklaşmaya, dinin emir ve yasaklarını basite almaya zorlanan Müslüman Türk Halkı!

Uyanın artık...!

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
Erdoğan'ın Kazakistan ziyareti ertelendi
Türkiye
Turizm köyü Türk lirasına sahip çıkıyor
Dünya
Somali'de bombalı saldırı: 11 ölü

Hava Durumu

10°
Detaylı Hava Raporu