img

Havva Yücel ERGÜN

Mimhece

07 Ekim 2015 14:22

Paramparça


Kafamızın içi kaç arşınsa o kadar büyük bu dünya. Çevremizin genişliğinden bağımsız olarak işleyen bir kural belki de.  Bir dağ köyünde çobanlık yaparken birden bire bir yazar olarak yetiştirebilir kendini insan. Tam tersi de mümkün, işin içinde insan varsa her şey mümkündür.

Kafamızın içi dünyayı evimiz kadar küçültebilir, dışarıya çıkmaya korkar hale gelebiliriz, bu yakınımızdaki insanlara çok saçma gelir, ne yazık ki gerçekliği çok güçlüdür. Kafamızın içi, “dünya bu kadar” diyorsa, bu kadardır.

Dünya üzerinde fiziksel hiçbir sınır olmadığı halde, (belki de vardır; dağlar, nehirler, vb.) kafamızın içi sınırlar çizer. Belki de içgüdüsel olarak sınırsızlığa tahammülümüz yoktur, sınırsızlığı kontrol etmek mümkün değildir çünkü, bu Tanrısal bir güç gerektirir. Bir somun ekmeği parçayarak yemek kadar doğal ve doğamıza uygun bir davranış. Biz o bir somun ekmeği yer ve onu içimizde bütünleriz nihayetinde. Hayat da öyle tek lokmada yenilip yutulacak bir kavram değil. Onu içimizde bütünlemek için parçalamaya ihtiyaç duyarız. Siyasete, ideolojilere, inançlara, insanlara, kısımlara, gruplara ayırırız ve işte sınırları çizilmiş bir dış dünya karşımızdadır. Şurası solcuların dünyasıdır ve onlar şöyle şöyle yaparlar, orası Sünnilerin dünyasıdır ve onlar da aslında şöyle şöyledir. Sonra bir şeyler ters gider, sınırlar çizerek yavaş yavaş yutacağımız bütün boğazımıza takılır. Sağa sola, üçe beşe ayırdığımız insanlara kendimizi anlatamayız. Aslında kendimizi kendimize anlatamayız. Ben kimim diye sorduğumuzda sünniyim demek yetmez, solcuyum demek saçma gelir, şuraya aidim demek, ‘şura’ iyi ise iyidir, ama ‘şura’ dediğimiz yerde bir kötülük görürsek, aitliğimiz parçalanıverir. Elimizde bölük pörçük bir benlik kalır.

Hüznümüzün büyük çoğunluğunun buna bağlı olduğunu sanıyorum.  Elimizde bizi sağlam tutacak dayanaktan yoksun kalmanın hüznü. Kendimizi bağladığımız kavramların çözülmesiyle birlikte, tıpkı mahşer yeri gibi; kimliksiz, kıyafetsiz, aidiyetsiz hissederiz, bu bir anlamda insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendini kandırdığı inançların yerle bir olması demek.

Söz konusu insan olunca her şey mümkün…  Bir şeyleri içimizde bütünlemeyi unutup kendimizi parçalara bağlı kıldıkça kaçamayacağımız bir hayal kırıklığı. Sanırım işin içine duygusallığı katmak gerekiyor, hani sürekli kaçındığımız parçamız. İnsanı, hayatı parçaladıkça kendimizi de parçalayıp kendimize yabancılaştığımızı, kendimizin bir kısmını kendimize düşman ilan ettiğimizi anlamamız gerek. Mantıklı yanımız, ideal yanımız, kusurlu yanımız, duygusal yanımız, güçlü ve muhtaç yanımız, günahkar ve sevapkar yanımız… Hepsi biziz, kendimizi bırakıp başka bir benliğe, kimliğe, varlığa taşınamayız. Bütünü parçalamak, parçayı ya narsistleştiriyor ya da köleleştiriyor. Bunu siyasetten sanata her alana genelleştirebiliriz. Belki de önce mantık, irade gibi vasıflarımız yanında, duygusal varlıklar olduğumuzu da kabul etmemiz gerekiyor.

Kendimizi anlamadan başkalarını anlamamız imkansız. Kendimizi anlamamız fikri, ilerde narsist bir toplumla karşı karşıya kalacağımız –çünkü kutuplaşma empati barındırmaz-  endişesinden nispeten kurtarıyor beni.

“Kimi komşusuna kendisini aradığı için gider, kimi de kendisini yitirmek istediğinden. Kendinizi kötü sevmeniz yalnızlığı size zindan eder.” Nietzsche

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
Halep’te İnsanlık Ölmesin" kampanyası başlatıldı
Türkiye
Düğünde dolara izin yok
Dünya
İngiltere ve Galler'de 300'den fazla polise cinsel istismar suçlaması

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu