img

Gürbüz Sezgin

30 Haziran 2015 19:51

Bir Felaket Olarak Özgürlük


Özgürlük, fransız devrimine kadar pek kullanılan bir kavram değildi, hatta bir sözcükten öte kavram bile değildi. Özgür insan (henüz birey değil) köle olmama haliydi o kadar. Bir yunan veya roma vatandaşına "sen özgür müsün" diye sormak herhalde saçma sapan bir soru olurdu. Köle olmayan her insan doğuştan özgürdü zaten.

Fransız devrimini hazırlayan gerek rönesans, gerek aydınlanma çağında, özgürlük bir basamak ileri taşındı ve kralın olmaması, parlamenter temsiliyet anlamında kullanılmaya başlandı. Krallıklar, imparatorluklar bir bir devrilip devletçikler türemeye başladığında, mevcut sistemden kurtulma olarak, hatta marksizmin etkisiyle toplumsal özgürlük kavramlaştırıldı ve bir sınıfın egemenliğinden diğer sınıfın egemenliği olarak anlaşıldı. Sözkonusu olan egemenlikse özgürlüğü nereye oturtmak gerektiği tartışılır tabi. Kavramı irdelemeye gerek yoktu zaten, neye hizmet ettiği önemliydi. Burjuvazinin hakimiyetinde bürokratik ve kültürel iktidarını koruyan aristokrasi için uzun yıllar hayli kullanışlı olacak bir kavrama dönüştü. Çevir çevir kullan misali.
Kapitalizm sistemleşip yerini sağlamlaştırınca ve aristokrasinin tekrar tahtı ele geçirme hayali sönünce, özgürlük kavramı bireyselleşmiş insana hitap etmeye başladı, yani feodal bağlarından kopmuş, geleneksel ilişkilerini sonlandırmış insana. Geniş aileler çekirdek aileye, çekirdek aileler de tek tek bireylere dönüştürülüyordu. Asıl önemlisi, tanrı inancı yerine insanın kendine inancı yerleştiriliyordu. Hikmet bilime evrimişti. İnsan ne kadar tanrıdan bağımsızlaşırsa, ne kadar bilime olan güvenini sağlamlaştırıyorsa artık birey olma ünvanını kazanıyordu. Aileleri parçalamak için ev kadınlığı statüsü, "herkes ayakları üzerinde durmalı, kendi kararlarını kendi almalı, neye ihtiyacı olduğunu kendi karar vermeli" anlayışıyla sonlandırıldı ve kadınlar ucuz işgücüne ilave edildi.

Tam bu sırada Sartre ortaya çıktı. Yalnız insan bunalımlarını "Bulantı" kitabında anlatıyordu ki, birden 2. Dünya savaşı patlak verdi. Her savaş dayanışmayı da beraberinde getirdiğinden varoluşçuluk, bireyleri seçimlerinin ve edimlerinin sorumluluğunu almaya yönlendirdi. Herkes kendi değerlerini kendi oluşturabilirdi böylece. Aynı dönemde Camus, savaş öncesi bireyin bunalımlarını bireyselliklerinin toplumsallaşmasıyla aşılabileceğini savundu. Ne de olsa insan sosyal bir varlıktı, bireysel değerlerini toplumsallaştırarak Nietzche gibi delirmekten veya intihar etmekten kurtulabilirdi. Ancak nasılı yoktu ve hiç olmadı da.
2. Dünya savaşının etkileri geçip dayanışma ruhu da uçup gidince Avrupa yine Sartre'ın savaş öncesi bulantısına geri döndü doğal olarak. Tabi insanın kendi değerlerini kendi oluşturması da zordu ve bu zorluğa katlanmaktansa kapitalizmin değerlerine sarılmak daha kolayına gitti. İnsan ne kadar kendine güvenirse güvensin çaresiz kaldığı o kadar çok durum ortaya çıkıyordu ki, tanrı da ölmüştü, yaptırımı da yoktu üstelik. Başvuracağı hiçbir merci yoktu, ne aile, ne tanrı, ne dost kalmıştı. Unutmayı seçti, içkiyle, uyuşturucuyla, gezilerle, hobilerle, evcil hayvanlarıyla, eline ne geçerse ona tutunmaya çalıştı, varoluşunu ve özgürlüğünü unutmak için. İnsanın canlılığını koruyan meğer verili değerlermiş diye düşündü ama o değerleri öldürenlere de ortak olmuştu ve kendini suçlayamazdı da.

Türkiye'ye bu durum biraz geç geldi tabi. 70li yılların sonlarında henüz toplumsal özgürlüğü deneyimlemeye çalışırken, yani devrimcilik yaparken bir yandan üniversitede fransız kültürü eğitimi alıyordum. Montaigne, Sartre, Camus ile tanışmak kültür dünyamı altüst etmişti, bir anadolulu olarak. Onların dediği gibi bireyselleşmeli miydim, yoksa devrimci mi olmalıydım? Bir sürü soruyla cebelleşirken devrimcilikten vazgeçtim ve bir yıl sonra da 12 eylül darbesiyle devrimcilik kendiliğinden bitmişti. Bireysellilikle başbaşa kalmıştım artık. Savaş sonrası varoluşçuluğa, yani dayanışmacı bireyselliğin etkisiyle evlenip çok çekirdek bir aile oluşturdum. Yıllar sonra Nietzche ağır basınca da boşandım ve delirme noktasına geldim. Nihilizm kaplamıştı her yanımı.
Tam da bu sıralarda modernizmin çöküşü, postmodernizmin sorumsuz özgürlüğü, yani her şeyi isteme ve deneyimleme özgürlüğü ile beraber politik anlamsızlık başgöstermiş, ortanın sağını, solunu temsil eden partiler dağılmaya başlamıştı. Toplum dağılmak üzereyken ortaya süperman gibi AKP çıkmıştı. Cumhuriyet kurulduğundan beri dindarlar kamusal alandan çekilmiş, kendi içlerinde değerlerini yaşar, yaşatırken modernizmin tüm olumsuz kültüründen kurtarmıştı kendini bilinçsiz olarak. AKP, unutulmuş bütün değerleri tek tek sergiledikçe dağılmak üzere olan toplumu toparlamıştı ama kendini de kamusal alana çıkarmış oldu. Artık geri de dönülemezdi. Böylece modernizmle ve kapitalizmle tanışan dindarlar modernizmin özgürlük kavramına hayran kaldı, sonuçlarını bilmeden. Özgürlüğün sevincini yaşıyorlar dipten gelen tepkilere aldırmadan ve başlarına gelecek felaketi bilmeden. Ben de tersinden, nihilizmden tanrısal değerlere dönüşü yaşıyorum sevinçle.

Ne yapalım, herkes yaşayarak öğrenecek..

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Bu Yazıya 1 Yorum Yapılmış

Tüm yorumları okumak için tıklayın

Gündem
3 komutan DAEŞ'den ayrılıp muhaliflere katıldı
Türkiye
Düğünde dolara izin yok
Dünya
Suriyeliler de dolara karşı harekete geçti

Hava Durumu

10°
Detaylı Hava Raporu