img

Betül KURŞUN

11 Temmuz 2013 11:37

Mutluluk Adına Bilindik ve Unutulduk Dipnotlar


Eflatun ve diğer filozofların uzun, orta ve kısa ölçekli ömürlerde üstün bir meşakkatle yanıtını bulmaya çalıştığı ''mutluluğun sırrı nedir?'' yolculuğu değildir bu yazı. Zaten mutluluğun kişiye has olmayan, değişmeyen, pi gibi sabit bir tanımı da yoktur. Pi’nin dahi sabitliğinin tartışıldığı bu evrende, bir kelimeye tanım bulmak da oldukça zordur. Mutluluğun bana has olanı belki.

Bu yazı küçük bir özeleştiri, biraz burukluk, biraz hüzün ve forward edilen, eğer ilginç bir başlık bulmamışsanız kuvvetle muhtemel gözden kaçacak, araya kaynayacak, konu; konu yok olarak gönderilen maillerle hem dem değerlendirilebilir.

Eskiden ;
Çember çevrilir, su musluktan içilir, ağaçlara tırmanılırdı. Bebekler bezden, silahlar tahtadan,
resimler kömür karasından yapılırdı. Kızlara ninelerinin isimleri konulur, saatli maarif okunurdu...
Vari, vesaire formatında tümcelerin de yeni nesli kurtaramayacağını kendi adıma anlamakla beraber, ''hey gidi günler hey''den öteye bir sonu olmadığını gördüğümden, bir geçmiş özlemi de değil bu yazı. ''Allahım hayretimi arttır'' diyen Fahri Kainat Peygamberinin, hayret etmeyen, hiçbir şeye şaşırmayan ümmetinin yazısı…

Bu yazı artık her şeyin sözlük anlamını kaybettiği hissine kapılışımın bilmem kaçıncı senesine dair içsel bir yolculuk. Her şeyin dönüp dolaşıp ''belki de''ye dayanışının, 2 artı 2 dört ederin bile anti çözüme uğratılışının, muhalefetizmin, tüm siyah ve beyazlarımızın elimizden alınıp griye bulanışının yazısı. Aşksızlaşızışımızın, bahtsızlaşızışımızın, manasızlaşızımızın, davasızlaşızımızın, mutsuzlaşızımızın ve kendimle çelişmeme mücadelesindeki tutarsızlığımın yazısı.

Hani tüm tüzel kişiliklerin, girdiğinizde buram buram bürokrasi kokan taş binalarında bulunan, içi dolu mu boş mu kimsenin bilgisi olmayan, zaten merak da edilmeyen ve anahtarının dahi kimde olduğu bilinmeyen umut kesilmiş şikâyet kutuları kadar anlamsızlaşmış bir şikayet biçimi belki...

Aslına bakarsanız bizler büyüklerin ''biz sizin gibiyken'' diye başlayan cümlelerle, özlem mi eleştiri mi olduğunu anlayamadığımız bir düşünce tarzına nazır, şanslı bir nesil değiliz. Aslında bizler dünyada arafta kalmış bir nesiliz. Bizler kimi zaman teknoloji ile gelenekler arasında, kimi zaman annelerle babalar arasında, kiminde sokakla ev arasında, kimi zaman örtünmekle tahsil arasında, kimi zaman eşimizle annemiz arasında kalmış, ama hep arasında kalmış, dünya arafında yaşayan bir nesiliz. Ve aslında mutsuz bir nesiliz…

Mutsuzluğumuz teknolojidendir. Bir tıkla her şeye sahip olmanın verdiği üşengeçliğimizden, arada kalmışlığımızdan ve her şeye sahip oluşumuzdandır. Çünkü tatmin arayan ve tatmin peşinde koşan, başkasının yerine kendini koyamaz. Empatiye ters bu durum paylaşılmış mutluluğu tadamayışımıza denktir. Ve sonrasında bencilliğe...

Kendi adıma, günümüz teknolojileri mi yoksa anneannemin ocağında tarladan sofraya yiyecekler, kıt kanaat neşeler, ebeveyn azarları mı diye sorarsanız, şüphesiz rahmetlilerin pabuç gibi dillerini ve camdan kafama atılan terliklerden, en masumane hayat kaçışları mı tercih ederdim desem de... Nasıl yaşayacağım konusunda da bir fikre sahip değilim. Sadece özlüyor, lakin yaşamaya cesaret edemiyor ve bir paradoksun içine düşüyorum.


Mutsuzluğumuz 80'li yıllardan sonra dava ve fikir insanları olamayışımızdandır. Okunulası bir şair, ezberlenesi bir şiir çıkaramayan bir neslin, üretmekten münezzeh bir yaşam felsefesinde ne kadar mutlu olması beklenirse o kadar mutluyuz. Sonsuz bir boşlukta buluyoruz kendimizi sürekli. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktan daha da kötüsünü yaşıyoruz. Ne bilgi ne fikir sahibi olduğumuzda, kendimizi evrenin ortasında anlamsızlaşmış buluyoruz. Dünya adına hiçbir fikre sahip olmayan insanlar olarak mutluluğu arıyoruz, neden bulamadığımıza söylene söylene. Evren puzzle’ ında yerimizi bilmiyor, kendimizi bulamıyor, hiçlik olgusundan kurtulamıyoruz. Yol aramadığımızdan, hatta bir yol olduğunun dahi farkında olmayışımızdan aslında mutsuzluğumuz.

Mutluluk sanal bellekler, sanal ırgatlıklar, çakma heyecanlar, teknoloji harikaları ile elde edilen bir durum değil. Sonlanabilen, bitebilen maddelerle hiç tükenmeyen manalarda, bir diğer deyişle maddenin sınırsızlığı değil biteviye sınırlılığı hissinde gizli. Az alınan çarşı ekmeği, küçük kaşar dilimlerinden kardeş payına düşenler, yalnızca bayramda alınan kıyafetler ama hep bitebilir, kısıtlı, çabuk tükenebilme ihtimali dâhilinde olan şeylerde. Kolayca olanda değil mutluluk, eza ile olanda. Çünkü sonsuzluğa açılan bir kapı gibi hayatı kolaylaştıran her şey. Ve kolaylaştırdıkça mutsuz kılıyor aynı zamanda bizi.


Bir tanımı yok sabit. Değişken, her ruhta başka tanımlara sahip. Birini mutlu eden, diğerini mutsuz edebildiği sürece, mutluluğun tanımından sonra iki nokta üst üste konulamayacak hiçbir zaman. Ama mutsuzluktan sonra binlerce virgül yan yana gelebilecek her zaman.

Ve ben.
Mutlu muyum, değil miyim bilmiyorum. Düşünmedim de… Bildiğim şu ki, mü'mine cehennem olan bu dünyada her gün yeni bir imtihanla açıyorum gözlerimi evrene. Yine de gülümsüyorum. Biliyorum ki şeksiz şüphesiz bir terazi var âlemde. Biliyorum ki herkesin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var. Bunun huzuru ile yumuluyor gözlerim geceye, ruhum uykuda bu huzurla ayrılıyor bedenimden ve sabahında yine bu huzurla bedenime yapışıyor yeniden...

[email protected]

https://www.facebook.com/betul.kursun.505

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Bu Yazıya 1 Yorum Yapılmış

Tüm yorumları okumak için tıklayın

Gündem
Karadenizli esnaf Türk lirasına sahip çıkıyor
Türkiye
Ek iş olarak başladılar, 20 tonluk üretime ulaştılar
Dünya
Haydi Müslümanlar, şimdi !!!

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu