img

Havva Yücel ERGÜN

Mimhece

24 Eylül 2014 09:07

Seküler Sanat


“Dünyanın halini daha iyi anlamak için şu hayale sığınıyorum:
bütün var olanları yok ediyorum,
yalnızca iyi sanatçıların eserlerini koruyorum,
sonra onlardan bir dünya kuruyorum.
Ve dönüp seyrediyorum; cehennemde yaşıyorum.”

Yavuz Adugit, Şeyler ve İnsanlar

Kelimelerle yapılan bir resmin, hudutları aşma eğilimi karşısında dehşete düşüyorum bazen. Sanat, insanı sorgulamaktan Tanrı’yı sorgulamaya doğru devrildiğinde, haddi aşan sanat nesneleri ruhuma batıyor. O andan itibaren dinlediğim müziğin, okuduğum kitabın ya da izlediğim filmin bir anlamı kalmıyor. Bundan sonrası, sanattan bal toplama çabasına, eserin bütününü parçalayarak ayıklama işine dönüşüyor.

Bu durum çoğu zaman seküler sanat olur mu diye düşünmeme sebep oluyor. Hatta bunu arzuladığım da olmuyor değil. Hani Tanrı’yı sanata hiç sokmasak… Sekülerizmden yakınan biri olarak seküler sanatı savunamam. Tanrı’nın hudutlarına yaklaşmamak adına bir seküler sanat icrası pek ala mümkün; fakat bu amaçla sekülerizme kaymak, Tanrı’yı hayatın dışına atmak olmaz mı? Bu bakımdan, hayatın ta kendisinden beslenen sanatın seküler olması mümkün mü? O halde eseri parçalayıp ayıklama işi okura, dinleyiciye, izleyiciye büyük bir yük olarak kalıyor. Sanatın iki yönlü doğası gereği, eser ortaya çıkarıldığı andan çok sonra, başka gözlere, kulaklara sunulduğunda bir esere dönüşüyor.

Sanat, Tanrı ile kavga etme alanı mı?

Çok tanrılı dinlerin egemen olduğu medeniyetlerde sanat; tanrılarla kavga etme, hesaplaşma alanına dönüşmüş. Kadere isyan, tanrılara sitem, tanrıları adil olmaya zorlama, haksızlıkların müsebbibi olarak Tanrı’yı öne sürme… Toplum bilincinin dışa vurumu olarak ortaya çıkan eserler de elbette, yatağından beslendiği toplumu yansıtır.

Geçenlerde bir kitabın önsözünde rastladığım ifade, seküler sanat arzumu yeniden doruğa taşıdı. Kitabın önsözünde yer alan Işık Ergüden’in bir ifadesi şöyle:

“Bir Ahir Zaman Peygamberi, (…) Albert Caraco…”

Bir sanatçıdan önceden sınırları çizilmiş çerçevenin içinde kalmasını beklemek haksızlık olur, ancak yukarıda yer verdiğim benzetmenin düşünsel ya da yazınsal dünyamıza ne gibi bir katkısı olabilir?

Hayatı, insanı, ilişkileri, olayları, kuramları, kavramları anlama çabasında yoldaş edindiğimiz sanat, Tanrı’yı sigaya çekmeye dönüştüğünde, inançlı bir okurdan beklenen ne olabilir? Sanatın, Tanrı’nın alanına girme cüretine kendince bahane gösteren yaratma süreci, sanatçı tarafından sorgulanmaya kapalı bir alan mıdır?

Tüm bu sorduğumuz sorularda sanatçıya bir haklılık payı çıkarabiliriz. Sanatçının içsel ve inanç dünyası, bizim eleştirilerimizin hedefinde yer almaz. Seçicilik okura düşen bir ödevdir; fakat yine de bir sitem yollamak istiyorum söz yazarlarına.

Sıradan hayatlarımızda, biraz neşe olsun ya da hüznümüze eşlik diye dinlediğimiz dört dakikalık şarkıların kutsala dokunmasına ne gerek var?

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
Soylu'dan Dünya İnsan Hakları Günü mesajı
Türkiye
Turizm köyü Türk lirasına sahip çıkıyor
Dünya
İsviçre 2 bin Suriyeliyi kabul edecek

Hava Durumu

14°
Detaylı Hava Raporu