img

Gökhan Demir Atabey

15 Mayıs 2017 09:52

İngilizlerin Kirli Geçmişi


Çocukluk yıllarımdan bu yana hep batının medeni olduğuna inandırmışlardı bizi. 
Acaba gerçekte öyle miydi? Siz bakmayın hala ülkemizde batının reklamını yapan İngiliz yalamalarına. Onlar görevleri gereği bunu daha yıllarca 
yapacak ama, siz siz olun asla inanmayın.

Suriye’de hala devam etmekte olan iç savaştan dolayı mecburi olarak batıya doğru devam eden mülteci göçlerinde Avrupa ülkeleri sınıfta kalmıştır.

Yıllarca büründükleri medeniyet dedikleri tek dişi kalmış canavarın maskesi düşmüş, kokuşmuş olan bedenlerindeki zehirli düşünceleri ortaya saçılmıştır. Ülkemizdeki İngiliz yalamaları her ne kadar durumu kurtarmaya çalışsa da takke düşmüş, kel görünmüştür. Sakın unutmayınız İngiltere dünya üzerindeki hiç sorunda direkt taraf olmamış ve olmamaya devam etmektedir. İngilizler maşa kullanmayı sevdikleri için İngilizlere maşa olmak için sırada bekleyen devletlerde oldukça, İngiltere’nin başı hiçbir zaman doğrudan ağrımamıştır ve ağrımayacaktır.

Dünya siyaset arenasında ustaca manevralar yapmayı beceren, medeniyetler beşiği olarak tarif edilen Avrupa’nın güzide ülkesi İngiltere’nin kirli 
günlük yaşam geçmişine buyurun birlikte bir göz atalım. Acaba bize anlatıldığı gibi medeniler mi?

1500'lü yıllarda, İngiltere’de işler şöyle yapılıyordu:

İnsanların çoğu, haziranda evleniyordu Çünkü, senelik banyolarını mayıs ayında yapıyorlar; haziranda henüz çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de 
kokmaya başladıkları için, gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla, ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar, içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği, temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.

Ondan sonra, oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler, aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada, 
su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizcedeki “Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın” 
(Don’t throw the baby out with the bath water) deyimi, buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları, üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor; kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası, hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu 
için, bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman, çatı kayganlaşıyor ve bazen 
hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizcedeki “Kedi köpek yağıyor” (It’s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi, büyük bir 
sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar, buradan gelmektedir. Zemin topraktı. Sadece 
zenginlerin zemini, topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. “Toprak kadar fakir” (dirt poor) tabiri, buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan 
yapılmış zeminleri vardı. Bunlar, kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için, yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca 
saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca, saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere, kapının altına bir tahta 
parçası konuyordu ki bunun adı “threshold” (saman tutan; Türkçesi “eşik”) idi.

Yemek pişirme işlemi, her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler 
ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor; et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse, artıklar kazanda bırakılıyor; gece boyunca soğuyan yemek, 
ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen, bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. “Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, 
kazandaki bezelye lapası dokuz günlük” (Peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

Bazen, domuz eti buluyorlar; o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse, domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birinin eve 
domuz eti getirmesi, zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna “yağ çiğnemek” 
(chew the fat) adı veriliyordu.

Parası olanlar, kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler, kurşunu çözerek yemeğe karışmasına 
sebep oluyor; böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler, buna sık sık sebep olduğu için, bundan sonraki yaklaşık 400 yıl 
boyunca, domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın, kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine, tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman, bu tabaklar, bayat 
ekmekten yapılıyordu. Ekmekler, o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar, hiçbir zaman yıkanmadığı için, içinde kurtlar 
ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında, “tabak ağzı” (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

Ekmek, itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler, yanık olan alt kabuğu; aile, orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırlardı. Bira ve viski içmek için, 
kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim, insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar, bunların öldüğünü 
sanıp defnetmek için hazırlık yapıyorlardı. Bunlar, birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor; aile, etrafına toplanıp yiyip içerek 
uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna, “uyanma” nöbeti deniyordu.

İngiltere, eski ve küçük bir yerdi; insanlar, ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için, mezarları kazıp tabutları çıkarıyor; 
kemikleri bir “kemik evi”ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında, her 25 tabutun birinde, iç tarafta kazıntı 
izleri olduğu görüldü. Böylece, insanların diri diri gömüldükleri ortaya çıktı. Buna çözüm olarak, cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp 
bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana dolamaya başladılar. Bir kişi, bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna, mezarlık 
nöbeti (graveyard shift) denirdi. Bazıları, zil sayesinde kurtulur (saved by the bell); bazıları da “ölü zilci” (dead ringer) olurdu.

Şimdi değerli dostlar yıllarca bize medeni diye yutturulan batının iğrenç geçmişini okuduktan sonra bu sonra birde 
Osmanlı tarihinde ki günlük yaşantıyı araştırın ve ATALARIMIZ ile gurur duyun.

Bu topraklar üzerinde o kadar çok devşirme yetiştimişler ki, kırıntıları hala sağda solda "yok efendim batıdan kopamayızmışız, 
medeniyete sırtınımızı dönmek facia olurmuş, mış mış da mış mış, muş muş da muş muş"

Bunu söyleyen diplomat kılıklı şarlatanların en iyi yaptığı işe bakıyorum. Resepsiyonlarda iyi kadeh kaldırıyorlar.

Onlar ayıkmadıkları için farkında değiller ama; o günler geçti artık. 

Dua ile kalın dostlar…

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları için tıklayın

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
Yeni Akit Genel Yayın Yönetmeni damadı tarafından öldürüldü
Türkiye
İstanbul'da ticari taksilere denetim
Dünya
Çok üzgünüz yaşananları telafi edeceğiz

Hava Durumu

18°
Detaylı Hava Raporu