Türkiye'deki tek sosyal demokrat AKP'dir.

Türkiye'deki tek sosyal demokrat AKP'dir.


Fırat Erez’le Gezi üzerinden başlayan sohbetimiz, Türkiye’deki Sol kesim ve Ak Parti’nin olaylara ve dünyaya bakışına dair değerlendirmelerle devam ediyor.

Gezide önde olan birkaç ismin adının geçtiği bir darp hadisesi oldu Berkin Elvan İşgal evinde. Bu gündeme gelmeden hasır edildi sanki.

Doğru. Görünüşe göre, şikayetçi yok . Kovuşturma olabilmesi için de yaralama veya ölüm olması lazım. Olayda ismi geçenlerden birisi HDP Beşiktaş belediye adaylarından Ahmet S. Gezi olaylarının ilk tweetini attığı söylenen kişi. Olay duyulunca bir süre Twitter’dan kaybolmuştu. Şimdi yine  döndü ve Gezi üstünden yazıp çiziyor.

 Geriye dönük baktığımızda Gezi aslında iktidarın varlığından ziyade, muhalefetin yokluğunun, işlevsizliğinin yansıması gibiydi. Bundan kaynaklı bir negatif enerji patlamasıydı adeta.

Bakıyoruz, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca özgürlük, demokrasi, haksızlığa karşı durma, mazluma sahip çıkma, direniş, devrim gibi jargonları en çok kullananların sol kesim olduğunu görüyoruz. Gezide de gördük bunu. Bu minvalde yüzlerce sanatsal, bilimsel, kültürel içerik üretiliyor. Bu kadar zengin söylem üretebilen bir yapı, neden ucuz senaryolarla hareket etmeyi tercih ediyor?

Bir kere söylem zengin değil. Algı öyle. Aslında sürekli aynı şeyleri tekrarlıyorlar.

Dünyada sol, emperyalizme ve kapitalizme başkaldırı olarak hareket ederken, Türkiye’de tam tersi sermayeyle beraber hareket eden, hatta onların çıkarlarını koruyan bir çizgi izliyor gibi görünüyor.

Aslında bu ayrımı yaparken “kapitalizm” kelimesini seçmek  yanlış olur. AkParti net bir şekilde kapitalist üretim ve bölüşüm sisteminin savunucusu ve uygulayıcısı. Bu açıdan diğerleriyle asında bir fark yok. Ama sistemi uygulayışı  farklı.

Ne gibi bir fark?

İnsanlar önce “faiz lobisi” tanımıyla alay etti ama sonra anlamak isteyen anladı. Başbakan net bir şeyden bahsediyordu. Enflasyonist ekonomilerde, yüksek para likidini elinde tutan, para işleterek para kazanan gruplara “faiz lobisi” diyordu.. Bunlar, ellerindeki kapitali üretime yatırmak, riske girmek, üretim ve satışın yüküyle uğraşmak yerine sistemin açığından faydalanarak, hatta o açık ve sorunlu yeri besleyerek para kazananlar.

Türkiye kurulurken büyük bir sorunu vardı, Burjuvazisi yoktu. Ülkenin yeni sisteminde, burjuvaziyi de Cumhuriyeti kuran kadronun üst yapısından seçerek, kendileri yarattılar. Başbakanın faiz lobisi diyerek işaret ettiği kesim, İstanbul burjuvazisi, tam da 1. Cumhuriyetin ekonomik dayanak sınıfıdır.

Akp’nin burjuvazisi ise Anadolu’dan gelen, tarım/toprak üzerinden gelen sermayeyi üretime, küçük büyük endustriye yatırıp, uluslararası ölçekte rekabetlere girerek adımlar atan bir kesim.

Sol, burjuvazileri ayırır. Geçmişte, “milli burjuvazi” kavramı vardı solda.  Uluslarası tekeller, karteller ve tröstlerle işbirliği içinde olan, dolayısıyla ülkenin idari yapısını da onların etkisinde sürükleyen bir burjuvaziye karşı, milli burjuvazi desteklenmelidir derdi sol’un bir kısmı.. Bir diğer kısım ise, hiçbir şekilde  burjuvazi desteklenemez derdi. Bu gün artık bu tartışmalar unutuldu.

Örnekse yazdıklarımda, neredeyse Gezi’nin komuta merkezi haline gelen  Divan Oteli’nin altındaki otoparktan söz ettiğimde,  “Geziciler” itirazlarını, otoparkın belediyeye ait olduğundan bahisle, Divan Oteli savunarak yapıyor. Oysa Otel sahiplerinin açıklamaları, verdikleri destek ortada. İtirazını hangi saikle, onları aklama adına yapıyor?
Bu sorulması gereken bir soru.

Muhalefet genelinde görünen şu ki; Erdoğan ve AKP nefreti gözlerini o kadar kör etmiş. Bırakın burjuvaziyi (tabiri caiz ise) şeytanla bile ittifak yapacak haldeler . Yaşanan bir akıl tutulması, başka bir şey değil.

Sürekli bu nefreti ve yine bu nefretle birbirlerini besliyorlar. En sonunda hep şunu soruyorlar; “Duydun mu ne dedi?”

Ve bence, Tayyip Erdoğan da bunu besler hale geldi son günlerde. Bu iyi bir şey değil.

Dönüşüyorlar mı?

Etkisiz değiller. Bu zehir kendilerini yok ederken, karşıtlarını da dönüştürüyor. Erdoğan’a yapılanlara ben ondan çok kızıyorum ama bir Başbakan daha itidalli olmalı.
Erdoğan, yüksek olasılıkla Cumhurbaşkanı olacak ve giderek de mazlumlar için bir Dünya liderine dönüşüyor. Bence bunu da hak ediyor. Bunu, Filistinliler için, Irak’ta, Suriye’de öldürülen siviller için hak ediyor.
Bence gidilecek yol uzun.
Tahriklere kapılmayıp, bunlara boş vererek ilerlenmesi lazım..

AKP etrafında oluşan çizgide ne gibi bir potansiyel görüyorsunuz?

Bir ateist olarak, dinlere bakışımı şöyle tarif edebilirim; Dinler insanlar tarafından ihtiyaca binaen kurgulanmış sistemler. İnsanların birarada yaşayabilmek için buldukları çözümler ve bu anlamda da sonuna kadar saygıya değerler..
 Zaman içinde gelişen değişen koşullara göre evrilmişler, Bu bağlamda, semavi dinlerle pagan dinleri birbirinden ayırmıyorum, hepsini birbirinin devamı olarak görüyorum. Her seferinde yenilenerek ve evrimleşerek, çağa ayak uydurmuşlar.
O yüzden asla bir saygısızlık nesnesi olamazlar ve zıttım da değiller.
Ayrıca bu acılı ve zor Evrende de, hiç kimseye ateizmin yalnızlığını önermem.

Mütedeyyinlerin sanatla ilişkilerini bir an önce düzeltmeleri lazım. Sanattan uzak olmayan, iyi birer tüketici durumunda olmalarına (belki bir parça geriden gelerek ama hızla ilerleyerek) rağmen, iş üretmeye gelince sorun yaşamaktalar.
AKParti çevrelerinin bu konuya odaklanmaları lazım. Bence bu, şu anda oluşan hareketin en büyük açığı.
AKP etrafında Dünya Barışı, daha adil, bölüşümcü bir sosyal ve ekonomik sistemin hayalini kurabilen bir çember oluşuyor. Bunun sanat alanında da bir karşılığı ve ifadesi olmak zorunda..

Dünya barışı, dünyanın kurtuluşu sık konuşulan şeyler. Ama gerçekleşme ihtimali var mı sizce?

Dünyada ve bizde, kapitalizmin tüketici/dönüştürücü yapısında bulunmayan ve onu dizginleyebilecek, “Vahşi Kapitalizm”le savaşabilecek bir “ahlak” önermesi sunabilir İslam.
Sosyalizmin iflasından bu yana, başka da kullanılabilir bir alternatif gözükmüyor.
Yeni vergilendirme sistemleri geliştirebilirsiniz, sol üzerinden bir takım yeni teoriler üretebilirsiniz ama bunların pratikte karşılığı varmış gibi gözükmüyor.
Özellikle, Güney Amerika sol hareketlerinde bu konuda ciddiye alınabilir bir takım arayışlar bulunsa da bölgemizde İslamın, daha uygulanabilir ve pratik örnekler sergilediğini/sergileyeceğini düşünüyorum.

Dolayısıyla, hareketin yukarıdaki konulardaki boşluklarını doldurmakla mükellef olanlar, yine Müslümanlar.
Ortadoğu Barışı da bu mükellefiyete dahil.
 30 yıllık Kürt-Türk savaşını bitirdiyse bu zihniyet, Ortadoğu’nun bir “Acılar Coğrafyası” olmasını da sonlandırabilir.
Güçlü ve Demokratik bir Türkiye, yarın, hem Müslümanın, hem Hıristiyanın, hem de Museviler ve diğer tüm etnisitelerle türlü azınlaıların güvenliğini sağlayabilir.

Çözüm sürecine bakışınız nedir?

Çözüm süreci  başlamadan önceki 1 / 1,5 yıllık dönemde, yani askeri vesayetin tasviyesinden sonra PKK, girdiği hemen hiçbir çatışmada başarı sağlayamadı.. Giderek daha önce olmayan bir şey oldu.
TSK operasyonlarında giderek artan sayıda PKK gerillası, ölü ele geçirilmek yerine, teslim olmaya/alınmaya başladı. Sonrasında da tv’lerden şefkat gösterileri yayıldı. Yani “infaz” ve tahminen de sorgulamalarda “işkence” artık yapılmıyordu.

Bu uyaranlar dikkatimi çektikçe Hükumetin “barış söylemleri”nin, önce çok aşağıdan ve dolaylı olarak gelmeye başladığını sezdim.
Ve öncesinde tümüyle Hükumetin karşısında, gerilla tarafındaki tavrım da böyle değişmeye başladı.
Roboski, (pek de haksız olmayan biçimde) sürekli hükumet karşıtı söylemlere konu edilirken, olayın hiçbir biçimde hükumetin işine gelmediğini, büyük olasılıkla  TSK’nın bilinçli bir tuzağa çekildiğini ya da bedeli maalesef çok büyük bir hata yaptığını savundum.
Böylece “tünelin ucundaki ışığı” görüp, “barış sürecinin” gelmekte olduğunu, önce görüp söyleyenlerden oldum..
Bu durum “Gezi Olayları”ndaki tavrımı da belirledi.
Öncesinde, polisin parktaki çevrecilere uyguladığı abartılı ve çadır yakmalı şiddete bakarak ve açıkcası kentin ortasındaki bir avuç yeşilliğin, geçmişin sislerinden çıkıp gelen bir “imitasyon”a feda edilmesinin karşısında ve de göstericilerin yanında yer aldım.
  Ancak ne zaman ki olay, ülke genelinde amacından sapmış bir kalkışmaya dönüştü, hem ülkeyi ve hem de barış sürecini tehlikeye sokan bir şekil aldı, o andan itibaren karşısında durmaya başladım.
Bu da tabii, özellikle de kendi çevremin ciddi tepkisine yol açtı.
Özellikle de olaylar boyunca hayatını kaybeden gençlerin ölümlerinin, birer kaza olduğunu söylemem, açıklamam, ispat çabam, aynı ölümleri kaosu büyütmek amacıyla kullanmak isteyenlerin hiç işine gelmedi.

Kandan beslenen vampirler var…  Kimin, neden öldüğü umurlarında bile değil.

Asıl can sıkıcı olan, bu sözü edilenlerin bir kısmının, entelektüel vasfı taşıyan insanlar olması.
 Albüm çıkarıyor, film yapıyor, kitaplar yazıyorlar.
Ve bunları satabilmek ya da kendi çevrelerini hem sömürüp hem de içinde “bir kahraman” olarak yaşayabilecekleri tansiyonda tutmak amacıyla aslında inanmadıkları şeyleri söylüyor, provokasyonlara gönüllü alet olabiliyorlar.
 
Ve Geziden beri, bunu o kadar yoğun bir şekilde yaptılar ki sanırım artık geri de dönemezler.
Bu bence, onları da yavaşça tüketecek, bir tür hastalık haline geldi

İnsan hayatının dokunulmazlığı üzerinden seslerini yükseltip bir yalanın parçası haline gelmek nasıl bir tezat?

Onlar insan hayatını değil, hatalarını, önyargılarını savunuyorlar.
Bu yüzden, (uzun zamandır kullandığım bir deyimle) “ölüleri bayrak yapıp sallıyorlar”.
Bu öyle akıl dışı bir evreye geldi ki,bir yanda Gezi eylemlerinde trafiği durdurmak için ortasına dalıp kazaya sebep olan, aynı zamanda da o kazanın kurbanı olan Mehmet Ayvalıtaş Gezi şehidi ilan ediliyor, bir yandan da ona çarpan kişinin avukatı “benim müvekkilim de Geziye destek veriyordu” diye savunma yapabiliyor. 

Türkiye’de yaşanan onca acı varken, bunların uydurdukları ve kurguladıkları bu kadar yalan…

Onca acı var diyorsunuz ..
Dünya’da acıların çok daha fazla olduğu zamanlar gördük. Ama o zamanlar, gerçeğin daha kolay örtülebilir olduğu ve ona ancak iş işten geçtikten sonra ulaşılabildiği zamanlardı..
Örneğin Stalin’in, yani içinde çalıştığınız örgütün, resmini baş köşeye astığı o Stalin’in, milyonlarca insanın katili olduğunu sonradan öğreniyorsunuz.

Komünizm ve Devrim adına hareket eden PolPot’un 1 milyon kişinin katili olduğunu sonradan öğreniyorsunuz vs..
Geçmişten bu güne (genel algı bunun tersini söylese de) aslında insanın insana çektirdiği acılar azalıyor. Şiddet giderek dışlanıyor, yerini politik müzakereler, farklı mecralardaki farklı düzeylerde mücadeleler alıyor.

En ünlü Devrimcilerden Fidel Castro yıllar öncesinden beri, “silahlı devrim döneminin artık bittiğini” söylüyor.

Bana kalırsa “Devrim” dönemi bitti ya da bitiyor.

Meseleleri büyük acı ve yıkım getiren yöntemler kullanarak çözmenin mantığından giderek uzaklaşıp yeni ve daha yumuşak yöntemler geliştirmeye evriliyor insanoğlu..

Röportaj: Saliha Eren
Haberseyret / Özel Haber

Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Gündem
Karadenizli esnaf Türk lirasına sahip çıkıyor
Türkiye
Ek iş olarak başladılar, 20 tonluk üretime ulaştılar
Dünya
Haydi Müslümanlar, şimdi !!!

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu