Bu delilikle daha ne kadar yaşayabilirler?

Bu delilikle daha ne kadar yaşayabilirler?


Öteki mahalleden gelen biri olan Fırat Erez'le Gezi'yi ve arkasındaki zihin yapısını konuştuk.

Türkiye'de daha yan yana gelebileceğini tahmin bile etmediğimiz zihinler, kişilikler, bakış açıları, siyasi görüşler kaygısızca bir araya gelebiliyor artık. Ve böylesi buluşmaların daha eğlenceli tarafı ise farklı olanın bize dayatılan ötekiye ait korkuların aksine büyük bir zenginlik ve renklilik içermesini keşfedebilmemiz. 

Fırat Erez, Gezi olaylarının tam ortasında objektifiyle oradaydı. Onları tanıyordu. Bu yüzden kimsenin yakalayamadığı detaylar yakalama imkanı bulmuştu. 

Sohbetimize "Gezi'de ne oldu?" sorusuyla başladık.

Fırat Erez: Gezi bir Beyaz Türk kalkışmasıydı. Sanırım "kalkışma lafını ilk ben kullandım. Yaptıkları tam da buydu.

Gezi boyunca sergiledikleri bu Doğa seviciliğin özünde yatan, Stoacılık felsefesinden beslenen bir şey vardır. Onlara göre “doğa o kadar naiftir ki müdahale edilmeye gelmez. Bu anlayışlarını topluma yaymaya çalışıyorlar.” Çevreciler, yeşiller v.s. Oysa insan da doğanın bir parçasıdır. İnsan doğada üretirken de, dozerle ağaç kaldırırken de doğanın bir parçası.

Temel nokta bu. "Aman doğanın kılına zarar gelmesin" gibi abartılı bir noktaya geldiler. Artık olay new age bir din haline geldi. "Doğaya tapınma"

Bana çok ters gelmiyor bir ateist olarak ama işi tapınma aşamasına götürmek realiteyle çelişiyor. Hatta bu biraz da İslam'a tepki olarak ortaya konuluyor. Zaten new age dinlerin temelinde semavi dinlere eleştiri var.

Bu tartışmalar gelecekte Kanal İstanbul projesinde de çok karşımıza çıkacak.

Olaylar Taksim Dayanışma Platformu etrafında dönüyor. Bütün bu olanlarda birileri suçlanacaksa onlardır. Ben sürekli onları işaret ediyorum.

Gezi bir başlangıç mıydı?

Olayların başlangıcı aslında Emek Sineması. Orada aynı zihin yapısı doğanın yerine bu sefer tarihi koyuyor. Bir sanat eserinin restorasyonu özel bir durumdur. Mimari de sanat eseridir ama diğerlerinden farklı olarak mimari, kent yaşamı ve dokusuyla organik bir ilişki barındırıyor. O yüzden mimari yapıları yaşatabilmenin yolu onları yaşamın içine katmaktır. Yaşamın içinde yer almayan yapılar bir süre sonra insanlar için sorun olmaya başlıyor.

Projeye itiraz edenlerin mimariyle ilgili fazla bilgileri de yok. Bu yapıların tamamı bütünüyle bir dış karkastır. İçerde değerli bir şeyin olması çok nadirdir. Hele ki sağlam kalması. Çünkü genellikle ahşap kullanılır. Bunlar da zamanla aşınır.

Bu binanın içi zaten mezbelelik halindeydi. Sadece çok güzel bir girişi vardı. Restorasyonla korunması gereken her şey korunuyor, korunamayacak olanlarsa dönüştürülüyor.

Bina zaten restore edilecek. Restorasyonla planlanan varolan yapıyı her şeyiyle bir üst kata taşımak. Alt kısımda yer alacak dükkanlar vesaire atıl durumda olan binaya canlılık katacak.

Bence o sinemayı tamamen ortadan kaldırmalılar. Şimdi eski yapı yukarı taşınacak ve hiç kimsenin girmediği, arada yapacakları birkaç organizasyon dışında bomboş kalan kocaman bir yer olacak.

Peki neden bu ısrar?

Emek’e dokunulamazmış. Neden? Çünkü tahtadan süslemeleri varmış. Kendilerine ve bize yalan söylemeyi bıraksınlar. Amaçları bir tepki merkezi oluşturmaktı.

Neye karşı bir tepki merkezi?

Altta yatan, anlayamadıkları şey şu. Şimdiye kadar küçümsedikleri, işlevsiz buldukları, inançlarını, başörtülerini, bıyık bırakma biçimlerini, hayat tarzlarını beğenmedikleri, cahil buldukları bir kesim çıktı. Ve Türkiye’de şimdiye kadar kimsenin yapamadığı çok başarılı işler yaptı. Ekonomi, demokratikleşme vs.

Bu insanlara bakın, ciddi defektleri olduğunu görürsünüz. Birisi başörtüyle sorunludur, birisi sakala takmıştır, birisi cami, namaz vs. ona düşmandır. Aslında yaptıkları kendinden olmayana duydukları nefretten başka bir şey değil.

Bir başka tezahürü daha var bu tepkinin. Müslümanların din üzerinden oluşturdukları toplumsal yapının bu tarafta bir karşılığı yok. Çünkü bunların birbirleriyle yan yana gelmeye fazla müsait olmayan bir yapıları var. Dolayısıyla seyrek örgülü bir toplum, sık örgülü bir toplumla karşı karşıya geldiği zaman tepki gösteriyor. Bu tepkinin altında korku da var. Bu korku kodlarına işlemiş. Kemalist ideolojinin nasıl beyin yıkadığını, o korkuyu nasıl yerleştirdiğini burada görebiliriz.

Durum “İstemediğimiz ot burnumuzun dibinde bitti”den ibaret.

Ötekileştirildiklerini iddia ederken aslında ötekileştiriyorlar diyebilir miyiz?

Ötekileştirmenin alasını yapıyorlar. O sistem çalışmaz hale gelince de tepki gösteriyorlar.

“Ay Emek sineması, ay kesilen ağaçlar.” Öyle gerçek üstü durumlar yaşanıyor ki; bir yerde iki ağaç için 8 kişi ölüyor, diğer yanda orman katlediliyor umurlarında bile değil. Mesela ODTÜ’nün içinde yapılan villalar, Beykozdaki villalar… Umurlarında değil. Adam ev yapmak için ormanı yok ediyor, bunlar gelmiş Taksim’de iki ağaç için gösteri yapıyor.

Şöyle bir hikaye var. Yalan söylemek için temeline bir doğru koyarsınız. Yün eğirirken aşağıya konulan çubuğa benziyor. Ortada doğru gibi görünen bir şey var ve etrafında dönüp duruyorlar. Kafalarında başka bir şey yok. Başka ortak noktaları yok. Birbirleriyle aslında hiçbir ilişkileri yok.

Dini açıdan bakarsanız agnostikten dindara her çeşit insan var. Siyasi açıdan bakarsanız en sağdan en sola geniş bir skala. Ekonomik açıdan da en yoksul da orada, en zengin de. Ama benim “artık ayıptır” dediğim, asıl tepkim sanatçılara.

Neden sanatçılar?

Sanatçılar resmen bu işin ekmeğini yemek üzerine iş çeviriyor. Hem bu olaylar üzerinden eser üretiyor, hem de bu eseri satın alacak grubu politik mesajlarıyla tarla gibi işliyorlar.

AKP’ye tepki duyan tipler yine bana makul geliyor. Onların kafası karışık. Tarih bilgileri zayıf. Bir yakınımla konuşuyoruz. Kendisi Çanakkaleli. Ona soruyorum

“Çanakkale Savaşı’nda karşı tarafın komutanı bir Almandı. Peki Türk tarafının başında kim vardı?”

Cevap: “Mustafa Kemal”

Mustafa Kemal o savaşta bir miralay. Albaya denk bir rütbede ve bölüklerden birinin başında sadece. Böyle bir algı nasıl oluşturuluyor ve sorgulanmıyor?

"Üretilmiş gerçeklerle yaşıyorlar” diyebilir miyiz?

Üretilmiş gerçekler üretilmiş tepkilere, üretilmiş tepkiler üretilmiş sokak terörüne götürüyor. Şimdi çıkmışlar, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot edeceklermiş. Cüneyt Özdemir çağrı yapıyor. Demokrasinin işlemesini istemiyorum desene şuna.

Gezi zamanı en çok şaşırdığım nokta, sanatçı - entelektüel kimlikleriyle ortaya çıkan şahısların inanılmaz bir hızla hakaret ve küfür moduna geçebilmeleriydi.

Çaresizlikten. Çünkü kendileri de söylediklerine inanmıyorlar. Kutuplaşmaktan bahsedenler kendileri kutup oluşturuyor. Tek sivri uçları var. Erdoğan. O sivri ucu yok ederlerse AKPnin yok olacağını düşünüyorlar.

Bir ara “Öyle bir koşulumuz olsa, Erdoğan çıksa, “Ben dinlenmeye çekiliyorum, ne haliniz varsa görün, 3 sene sonra görüşürüz” dese ne diyecekler acaba? Ellerinde ne kalacak, merak ediyorum. Akılları sırf oraya atış yapmak üzerine çalışıyor. Bunu o kadar akıl almaz bi şekilde yapıyorlar ki, farkında olmalarına rağmen bu girdaptan kurtulamıyorlar.

Peki bunu söylediğinizde nasıl karşılıyorlar?

Onlara ayna tuttuğunuz zaman bir canavar görüyorlar. Benim yaptığım bu. Ben onların mahallesinden geliyorum. Dillerini, zihinleri nasıl çalışır biliyorum. Siz onların yaptığı bir alıntı üzerine düşünürken, ben o alıntıyı ne niyetle yaptığını bildiğimden beklemediği bir yerden vuruyorum.  Siz onun bakmadığı bir yere ayna tutuyorsunuz ama ben onun asıl yüzünün nerede olduğunu biliyorum, oraya ayna tutuyorum o yüzden ben tepki alıyorum. Sataşma, hakaret, tehdit.

Gezi zamanı İstanbul’a gelen eski sol kuşağından bir arkadaş Taksim’i gözlemledikten sonra “bunların derdi devrim, sol, özgürlük filan değil, serbestilik istiyorlar, istediklerini yapsınlar ama sorumluluk almasınlar,hesap vermesinler” demişti.

Gezideki özgürlük taleplerinin hiçbir somut karşılığı yok. 18 yaşından önce cinsel ilişki kurdun diye polis kapına mı dayanıyor? Birileri sana bir şeyler mi dayatıyor?

Ben özgürlüğün olmadığı zamanları iyi bilirim. Ne özgürlüğünden bahsediyorsun?

İfade özgürlüğü mü? Dünyadaki hiçbir siyasetçiye Erdoğan’a yapılan hakaretler yapılmamıştır. Bir de üstüne diktatör diyorlar. Yüzlerce hakaretten bir kaçına açtığı sembolik davalar dışında dönüp bir şey dedi mi?

Gösteri hakkımız engelleniyor? Bu apaçık biryalandır. Bu ülkede gösteri hakkı serbesttir. Ve her özgürlük başkasının özgürlüğünü ihlal ettiği yere kadardır. Senelerdir Galatasaray’da her gün eylem vardır ve polis müdahale etmez. Ta ki o göstericiler belli bir noktaya doğru yürümeye başlayana kadar. Çünkü yürümeye başladığınız zaman ya trafiği kesiyorsunuz, ya başka yürüyenlerin hakkını ihlal ediyorsunuz. Ama size ayrılmış alanda serbestsiniz. Türkiye’nin en büyük miting alanları yapıldı. Yalanlarını destekleyecek somut verileri yok ellerinde.

Sık sık faşizm kelimelerini kullanıyorlar ama asıl faşist kendileri. Bunu saklayamıyorlar artık. Kareleri kurgulayıp dış basına fotoğraf veriyorlar. Karakolda işkence yapıldığı bir ülkeden, polisin bırakın haksız şiddeti, hatalı tutuklamada ceza aldığı bir ülkeye gelmişiz. Bu sürecin büyük kısmını başarmış bir hükümet duruyor ortada ve sen ona faşist diyorsun. 12 Eylül gören birisi buna gülüp geçer.

Bu tespitlerinizin ve tepkinizin size bedeli ne oldu?

Dost, arkadaş, tanış çevremin yüzde 80’ini kaybettim. Bloklama dediğimiz şeyi birebir yaşadım. Daha öncesine beraber oturduğumuz, konuştuğumuz insanlar “ben sanki hiç yaşamamışımım” gibi davranmaya başladılar. İspat edemeyeceğim bir mesleki aforoz yaşadım.

Şimdi de darbe dönemlerindeki mutlak irade yerine sandık hegamonyasının oluştuğuna dair söylem üretiyorlar

Böyle bir şey olabilir mi ya… Akıl almaz saçmalıklar içinde boğulup duruyorlar. Akl-ı selim çağrılarını duymuyorlar. Hatta bunu çok sık tekrarlarsanız sosyal medya tabiriyle”bloklanıyorsunuz”. Siz bunu sosyal hayatta yaşıyorsunuz. Yüzüne bakmadan geçiyor yanınızdan, cesareti varsa sataşıyor vs. Bu delilikle ne kadar yaşayacaklar bilemiyorum. Bu kadar nefret, aymazlıkla ne kadar yürüyebilirler.

Peki hedefledikleri kaos ortamına ulaşabilirler mi sizce?

Hayır, sanmıyorum. Güçleri yetmiyor. Tam bir kifayetsiz muhteris örneği sergiliyorlar. Hem yetersizler, hem de kötücüller.

Çünkü “toplumun sağduyusu” diye bir kavram var. Bu iletişim çağıyla birlikte gözle görülür elle tutulur hale geldi. Bugün o kadar saldırıdan sonra 30 Mart’ta AKP’nin aldığı sonuç sağduyudan başka nedir ki? Ne diyeceksiniz insanlara? Bunlar hala köylü, cahil mi diyeceksiniz? Yapmayın, artık bu yalanı kimse yutmuyor. Twitter bu anlamda çok iyi bir mecra. Kimin ne olduğunu gösteriyor..

Röportajımızın yarınki bölümü: Türkiye'de Sol Yok!

Röportaj: Saliha Eren
Haberseyret / Özel Haber

Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Bu Habere 1 Yorum Yapılmış

  • HÜSAMETTİN AKKAYA

    11 Haziran 2014 10:46

    Cevap Ver

    Frat EREZ' in yazısına bütün yazdıklarına, 'kalıbımı basarım!' Gezi ve SOL mahalle ile Sol'un sosyolojisi bu kadar doğru, net ve gerçekçi anlatılabilirdi.. Gündelik dilde, dost ortamlarında söylediklerimiz ne varsa hepsi bu yazıda...

Gündem
Doğan'ın şantaj itirafı
Türkiye
Şırnak'ta terör mağduru ailelere destek
Dünya
İsrailliler Netanyahu'nun heykelini yıktı

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu