" Vatan haininden aydın olmaz!"

" Vatan haininden aydın olmaz!"


Devletin yaptığı terör operasyonlarına katliam diyerek imza toplayan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a meydan okuyan sözde akademisyenlere ithafen Cemil Meriç'in sözü hatırlatıldı.

Cemil Meriç, bundan 29 yıl önce, 13 Haziran 1987 tarihinde vefat etti. Her şeyi kendi gözüyle görmek istediği için, gözlerini kaybetme derecesine varana dek okudu. Çok düşünmesinin diyetini, yalnız kalmakla ödedi. Biliyordu ki, hakikatdiye bir dert edinen için, Don Kişot olmaktan başka bir yol yok. Fildişi kulesinde silah kuşandıktan sonra, irşad için insanların arasına karıştığında, bir tek şeyden gayrı iddiası olmadı: Namuslu olmak. Meriç'i karakterize eden en önemli şey, dürüstlüğü olsa gerek. O, bir gün beşerî bütün ihtiraslardan sıyrılmış bir hâlde şöyle diyecekti: "Gözlerimi kapadığım gün mezar taşıma yazılacak hakikat birkaç kelimenin içinde: Bu adam aç kaldı ama insanlık haysiyetinden bir zerresini kaybetmedi."

Kendi ifadesiyle, "imandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe"geçti; "Muhammed, sevgilim" diyerek de ölümü karşıladı. Hayatı boyunca, aydınların sosyolojisini yazdı. Mağaradakiler'de Türk intelijensiyasının yüz yıllık dramını dillendirdi. Derdi: İslam medeniyet havzasında doğup büyüyen, Osmanlı'nın uzun süre yaşattığı mert insanı korumak. Bıkmadan usanmadan aydını, bu aziz insanın kadrini bilmeye çağırdı. Tespitleri, soğuk bilimsel ifadelerden çok birer çığlıktı: "Vatan haininden aydın olmaz." 

Tefekkürün toplumsal bir arayış olduğuna inandığı için, mektuplar yazdı aydınlara. Cevapsız kaldı mektupları. "Domuzları kutsal kitaplarla" beslemeye çalıştı. Harcadığı emekleri "ne okuyucu fark etti ne de münekkit". Başkaları için yaşadı. Kapısını her çalana açtı. Kendi ifadesiyle "Türk insanını Türk insanından ayıran" bütün yalancı duvarları yıkmak istedi. Meriç, asırlardır bu ülkenin yakasını bırakmayan ihanetlerin ve husumetlerin karşısına düşünceyi veciz bir şekilde konumlandırdı: "Düşünce, bir meydan okuyuşa idrakimizin verdiği cevaptır." Bundan dolayıdır ki Meriç, "Kamus namustur" diyerek hayatının kavgasını özetledi: Dilin (ve irfanın) haysiyetini korumak. Asırlardan beri devam eden bir imha hareketinin son halkasının uydurma dil olduğunu ifade etti. Harf inkılabının kültüre indirilmiş bir darbe olduğunu haykırdı. Halkı kitaptan soğutan da bu darbeden başka bir şey değildi: "1929'da okuma-yazma bilenler 1930'da analfabet durumuna düştüler." Cemil Meriç'e düşen, kelimenin ve harfin haysiyetini savunmaktı.

Avrupalılaşmanın Rezil Çemberini Kırma

44 yaşına kadar kafasında sadece Avrupa vardı. Bir gün üniversiteli bir gencin"Sen bizden değilsin!" sözüne muhatap olunca sarsıntı geçirmekte gecikmez Meriç: "Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi." Meriç'e göre Türk aydını, Tanzimat'tan beri aldanıyor ve aldatıyordu. Aldanmanın gerçek müsebbibi Avrupacı ütopyalar ve ideolojilerdi. Avrupa'yı tanıyan ülkesinden kopuyor, teninden tiksinti duyuyor ve aşağılık kompleksine boğuluyordu. Meriç, Türk aydınını nitelerken Kabil kompleksini uygun görmüştü: işlediği cinayeti unutmak için vâkâ mahallinden kaçan ve vicdanının sesini uzaklarda unutmaya çalışanın kişinin duyguları. Zavallıdır Türk aydını: "Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev papağanlaşır." Meriç için asıl dava, rejim davası değildir, dava "aydının pısırıklığı, köksüzlüğü, bayağılığı" davasıdır. Kırk yıllık yalanları tekrarlayan üniversitedeki hocaların doçentliğinden ne çıkar? Üstad şöyle haykıracaktır: "Gölgesinden titreyen, mesleksiz, davasız, heyecansız bir heyula. Ancak istatistikte bir rakam. Allah belanızı versin!"

Aydınların Türkleşmesi gerektiğini söyleyen Meriç'in sözü doğru anlaşılmalıdır. Meriç hiçbir zaman biyolojik bağa veya kan bağına önem atfetmemiştir. O, 80 sonrası Kültürden İrfana devresini yaşamazdan çok önce, 17 Nisan 1967'de şöyle yazmıştı: "Bu ülkenin bütün ırklarını tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslamiyet olmuş. Biyolojik değil, moral bir vahdet. Yani vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. Aynı şeylere inanmak. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için ölmek ve yaşamak. Lazı, Kürdü, Arnavudu düğüne koşar gibi ölüme koşturan bir inanç bu. 600 yıl aynı potada erimek ve kainata meydan okumak, zaferden zafere koşmak, beraber ağlayıp beraber gülmek."

Deli Gömlekleri

Cemil Meriç kitaplarının en yakınları tarafından bile okunmadığından şikayetçiydi. Bugün, elbetteki Cemil Meriç'in geniş kesimlerce benimsenmesinde sevinilecek bir yan olsa gerek. Bununla birlikte, hatırlatılmalıdır ki Üstad, bu topraklar için bir anlam ifade etmeyen bütün ideolojilerin -haklı olarak- karşısındaydı. İdeolojilere savaş açan Meriç'in derdi, "ideolojilerin sonu"nu haykırmak değildi elbet. Ne var ki, bu ülkede 1980 sonrası Türkiye'de 'Özalizm' ile birlikte gelişerek kendini kitlelere kabul ettiren ve 1990'ların sonlarında zirvesine vuran bir şeyler oldu. Üniversite gençliği gittikçe depolitize oldu. İdeolojik hiçbir derdi olmayan, kazandığı paranın ve giydiği kot pantolonun markasına büyük önem atfeden bir nesil ortaya çıktı. Böyle bir nesil için, Cemil Meriç'in "İdeolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir" türü ideoloji karşıtı sözleri, siyasal bağlamından kopartılarak, kullanım değeri yüksek önemli bir metaya dönüşüverdi. Cemil Meriç, ideolojisiz, kavgasız ve siyaset-karşıtı biri olarak algılanmaya başlandı! Meriç bu çarpıtmayı yaşarken fark etmişti. Üstad, ideolojilerle savaşının nedeninin, "emperyalizmin taarruzlarına karşı genç zekâları uyarmak" olduğunu belirmişti, ne yazık ki sözleri "düşüncenin reddi için bir fetva sanıldı. Aynı şekilde Meriç'in "insan mukaddestir" ve "insana sevgi gösterin" gibi sözlerinden bir hümanist çıkarılmaya çalışıldı. Halbuki aynı Meriç, kimi aydınları ve yerleşik oligarşiyi aşırı sert bir şekilde eleştirmekten geri durmadı ki bu onun sevgi göstereceği kişileri ve kurumları, bir sarraf titizliğiyle seçmesinden kaynaklanıyordu. Kısacası nasıl bir Meriç okuması yapılacağı başlı başına ciddi bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. 

Bu yazı esasında Meriç üzerine bir yazı değil, daha çok Meriç'in "vatan haininden aydın olmaz" sözüne odaklanarak bir tartışma sunmaya çalışacağız. Bugün bu sözün bizim için ifade ettiği anlamın ancak "gâvur" kavramı üzerinden bir okumaya girişilerek aşikar kılınabileceğini düşünüyoruz. Meriç'in, Türk aydınının Batılılaşmasına getirdiği sert eleştirilerin altında, vatan diye bir mefhumun varlığı söz konusudur. Esasında Meriç'in bu ülkenin yakasını bırakmayan ihanetleri ve husumetleri bertaraf etme, yani "Türk insanını Türk insanından ayıran" bütün yalancı duvarları yıkma çabası da ancak bir vatanalgısına sahip olduğumuzda bize bir şey ifade edecektir. Meriç'in herkesi kucaklayabilmesinin yegane şartı, gâvur olmamaktır. Yukarıdaki tartışmamızdan anlaşılacağı üzere, Meriç'in üzerinde hassasiyetle durduğu mevzulardan birisi aydın olmanın mahiyeti üzerindedir. Aydın olmayı belirleyen şeyler nelerdir? Ne tür bir pozisyondan aydın sıfatı elde edilebilir? Memleket ile sahih bir ilişkikuramayan aydın olabilir mi? Memleket neresidir sorusuna şümullü bir cevap sunamayan aydın olur mu? "Vatan haininden aydın olmaz" tespitini değerlendirme imkanları nelerdir? Meriç ne tür bir gerilimden yola çıkmıştır? vb. Bizce bu sorular, Meriç vesilesiyle başlatılabilecek verimli bir tartışma imkanı sunar. Buradaki en güçlü imkanı ise, gâvurluk kavramı sunmaktadır. Bu yazı, bu kavramı siyasal bir zemin üzerinden tarif etme girişimidir.

Gâvurluğun Teolojisi 

Bu topraklarda hem gâvur olup (veya gâvur kalıp) hem de aydın olmak mümkün müdür? Yüzü, üstünde yaşadığı topraklara bir kez olsun değmemiş (secde) olandan bu topraklara dair ne kadar ciddi bir telakki beklenir? Hayatı boyunca yere düşmüş bir ekmeği kaldırıp öpmemiş birisinden bu ülkenin IMF ve DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) karşısında kendisine ait bir ekonomi-politiğe sahip olabileceğine inanma ihtimali var mıdır? Medeniyetlerin Avrupa'da buluştuğunu dillendirmekten başlayıp yakın bir zamanda Suriye'nin AB'ye komşu olacağını, Malcolm X'in tabiriyle "malikâne zencisi" edasıyla seslendirenlerin aydın olma ihtimali nedir? Küreselleşme masalının her seferinde kötü bir şaka yapmaya devam ederek liberalizmin evrensel insan masalını "siyasalın" hakiki veçhesi ile boşa çıkarmasını ısrarla görmezden gelip hümanizma safsataları anlatmaya devam edenlerin bu toprakların insanını gerçekten anlama ihtimali var mıdır? AB tartışmalarında yaşanan düzeysizlik, şahsiyet sorununun, her türlü aşağılık kompleksi içinde en farklı uçlardan siyasal pozisyonlar arasında benzer düzeylerde arz-ı endam ettiği bir iklimden aydın çıkması mümkün müdür? Alev Alatlı'nın Glinski'den aktardığı tarif ile söylersek "topraklarından kopmuş (köksüz) hemen her türlü değer yargı sistemine şüpheyle yaklaşan, Türkiye'yi kendileri için kolay yaşanılabilen (yani Batılı ekonomilerin kendi zihinlerindeki varlıklı imajına uygun) bir ülke yapacak atak ve soyut 'toplum mühendisliği' rüyaları gören" (09.03.05, Zaman) bir aklın ihanetten başka bir çıkış noktası olabilir mi? Ezcümle, Cemil Meriç'in dillendirdiği üzere "vatan haininden aydın" olur mu? 

Mütefekkirin ait olduğu toprak ile olan derin ünsiyetine, bizim dünyamızda imâl edilmiş yani bu toprakların siyasal dilinden türeyen "gâvur" kavramını ele alarak bakmak oldukça verimli olabilir. Basit bir sözlük taramasında karşımıza çıkacak olan "gâvura kızıp oruç yemek (veya bozmak), (bir şeyi) gâvur etmek, gâvur olmak, gâvur orucu gibi uzamak, gâvur ölüsü gibi, gâvur baklası, gâvur eziyeti, gâvur icadı, gâvur inadı vs." gibi deyimler bile bu siyasal kavramsallaştırmanın bu topraklara ait olan tabiî veçhesini idrak etmek için yeterlidir. Sözlük anlamının ötesinde, kurucu bir siyasal dile tercüme edilebilecek bir anlama sahip olan gâvur ne demektir? Kimlere gâvur denir? Bu sıfata müstahak olmak için ne gibi vasıflar kâfidir? 

Gâvurun kavramsal tartışmasına geçmezden evvel meseleyi vuzuha kavuşturacağını düşündüğümüz bir şahitliği burada aktarmak isteriz. Yaklaşık yedi sene evvel New York'ta tanıştığımız İstanbul'un Beyoğlu ErmenilerindenAgop'un hikayesi kayda değerdir. Agop, 1980'lerde geldiği Amerika'da tutunmaya çalışan bir Beyoğlu çocuğudur. New York'ta ayakta kalmak için canhıraş bir şekilde didinmektedir. Bir benzin istasyonunda hemen her göçmenin menkıbesine başlaması gibi macerasına başlar. Geceleri çalıştığı istasyona bir gece yarısı Amerikalı üç beş serseri gelir. Agop'a sataşırlar. "Gâvur bir memlekette" olmanın verdiği eziklik ile önce sesini çıkarmaz. Lâkin Amerikalılar anasına küfür edince kendisini kaybeder ve beyzbol sopası ile üçüne de saldırır. İçlerinden birisini ciddi şekilde yaralar, adamlar kaçıp giderler. Agop tam belâdan kurtulduğunu düşünürken polis istasyona damlar. Agop heyecanla haklı olduğunu, Amerikalıların kendisine musallat olduğunu anlatmaya çalışır. Lâkin polis bir türlü Agop'un adamlara niye saldırdığını anlamamaktadır. Israrla "niye saldırdın sorusuna," "anama sövdüler" cevabını almakta ve bunun niçin bir kavga sebebi olabileceğini kavrayamamaktadır. Agop tutuklanır, nezarete atılır. Ertesi gün hâkim karşısına çıkarılır. Agop kendinden emindir. Meseleyi anlatacak ve her şey vuzuha kavuşacaktır. Hâkim de polisin sorduğu soruyu sorar ve aynı cevabı alır. Agop bir taraftan meramını bir türlü anlatamamanın acısı ile kıvranırken, diğer taraftan ise nasıl olup da "anasına küfredilmesinin" karşısında sessiz kalmasının beklenmesini kavramaya çalışmaktadır. Sinirleri iyice gerilmiştir. Hâkimin son kez: "İyi de niye saldırdın?" sorusuna artık dayanamaz. Tercümana döner şöyle der: "Biz gâvur muyuz ki sesimizi çıkarmayalım!

Agop'u tanıdığımızda fanatik bir Galatasaraylı, Ramazan'da gâvurlaşmamak içinTürkiye'de iken hiç tutmadığı orucu bile tek tük tutmaya başlamış, memleket hasretinden yanıp kavrulan, kendi deyimiyle "hâlâ bir Beyoğlu çocuğu" idi. Toprakla olan derin ünsiyetinden neredeyse hiç bir şey kaybetmemişti. Bu sebepten olsa gerek kendisine olan muhkem güveni tüm sınıfsal, iktisadî aşağılık komplekslerin kirinden berî, izzetli bir hâldeydi. Zira bir vatanı vardı. Agop, gâvur olmamasının bedelini New Jersey Rahway hapishanesinde 6 ay yatarak ödemiştir.

Agop'un bulunduğu düzey bir çok siyasal tafsilatı da bünyesinde barındırmaktadır. Bizim tartışmamızın temelini de Cemil Meriç'le Agop'u buluşturan ve sözlük anlamlarının çok ötesine geçen "gâvurlaşma" meselesi oluşturmaktadır. Gâvur kavramsallaştırması her iki örnekte de gördüğümüz üzere salt siyasal bir kavramsallaştırmadır. Gâvur olmak, teolojik bir durumdan ziyâde ihanet ve sadakat ile ilişkilidir. Bir yandan hem gayrimüslim hem de gâvur olmamanın imkanını gösterirken; aynı zamanda hem Müslüman hem de gâvur olmanın pekâlâ mümkün olduğuna da işaret etmektedir. Öyle ki, gâvur olmakla gayrimüslim olmak arasında zorunlu bir bağ olmadığını göstermektedir. Denklem kendi içinde oldukça basittir: Ancak gâvurlar ihanet ederler ve sadakat gösteremezler. O halde gâvur sıfatına müstehak olmanın kabaca tek şartı ihanettir. İhanetin neye karşı yapılırsa gâvur dünyasına dahil olunacağı ya da sadakat nereye olursa gâvur olmaktan berî olunacağı konusu uzunca bir analiz gerektirir. İnsanın hicret vâkâsını ve metaforunu yaşamasını sağlayabileceği şeydir toprak veya vatan. Vatan dışındaki yerlerde yaşanamaz, sadece bir garip olarak bulunulur. Sürgün ve gurbetin acısı bir anavatan var diye çekilir. İnsanın vatandan yabancılaşması ve bazen daha da ileri gidip bu hâlden siyasal bir dil inşa ederek ihanet içine düşmesine verilecek en yerinde sıfat "gâvurluktur". Diyarbakır'da yaşamak ile Zürih'te yaşamak ya da İstanbul'da yaşamak ile Washington'da yaşamak arasındaki farkı görememektir gâvurluk… Fırat'a bakmak ile New York'un Hudson nehrine bakmak arasında, Üsküdar'dan İstanbul'u seyretmek ile Paris'te bir kafede oturup yoldan geçenleri seyretmek arasındaki derin farkı idrak edememektir gâvurluk. Kürtçe'nin, Arapça'nın, Farsça'nın, İngilizce gibi bir yabancı dil olduğunu zannetmektir gâvurluk.

Gâvurluğun gayrimüslimlikle aynı olmadığına başka bir örnek Filistin'deki Ortodokslardır. Söz konusu Ortodokslar patrik değiştirebiliyorlar vatan toprağı İsrail'e satılıyor diye. Filistin'deki Ortodoksların diğer gayrimüslimlerden farkı, kendilerini vatan evladı olarak görmeleri. Bu yüzden, Ortodokslar Filistin mücadelesine destek vererek gâvurluğa yanaşmamaktadırlar. Bütün bunlarla birlikte, gâvurluk daha çok bizim topraklara özgüdür. Bize özgü olduğundan dolayı, Agop gâvur değildir. Çünkü ümmetin başka hiç bir yerinde gâvurluk ya da benzer kategoriler bizde olduğu kadar "siyasal" bir anlam dünyasının meyvesi değildir. 

Carl Schmitt'in "dost-düşman" kurgusunun belki de bu denli yerine oturduğu başka bir canlı örnek yoktur. Gâvur, düşmandır. Düşmanla beraber olan da gâvurdur. Düşman kategorisini "tekfir" düzeyinden ayırıp, daha geniş bir anlam dünyasına sokan bu organik yaklaşımın düzeyi "mustazaf-müstekbir" düzeyidir. Kişinin ibadetleri, yaptığı işler, kullandığı yerli maskeler ayrı bir düzeyde değerlendirilir; aynı şekilde gâvur olmayan gayrimüslimin de dininin bir önemi yoktur. Bu düzeyde artık kafir ve zalim arasındaki eşitlikten bahsedilemez. Kafirlik inanca dair bir durum tespitidir, oysa zalimlik hak ve adalete ilişkindir. Gâvurluk kavramı, kafir ve zalim kategorilerinin ayrıldığı bir zeminde hareket etmemizi sağlar ve böylece hem Müslüman idarecilere hem de Müslüman olmayan idarecilere karşı hak ve adaleti gözetme imkânı sunar. Halbuki düzeyleri ayrıştıramama çoğu İslam ülkesinde, zalim yöneticiler her hareketlenmeyi veya direnişi kendilerinin Müslüman oldukları ispatlayarak bastırabilme imkanı edinmektedir. Teolojik olan ile siyasal olanı ayıramayan tarih-dışı bir din dilinden beslenen Müslümanlar, direnişe başlamak için, adeta yöneticinin çıkıp kendisinin kafir olduğunu ifade etmesini bekliyorlar. Daha da önemlisi direnişi mümkün kılan siyasal diller çoğu yerde tekfircilikle işe başlamak zorunda kalmakta ve daha doğmadan gelişmesini kendi elleriyle engellemektedir. Oysa, "gâvurluk" siyasal bir sorundur, genel olarak vatanın salahiyetine ilişkin bir şeydir; etnik ve dini kökeni aşan bir düzeyde ele alınmalıdır.

Bazı siyasal şartlar altında teolojiyi reddetmek gerektiğinin (kafir ile zalimin ayrışması gerektiğinin) yaşanmış ibret verici örneklerinden biri Bediüzzaman Said Nursi'nin işgalcilere karşı bizatihi verdiği bağımsızlık mücadelesidir. İngilizlerin hakkında suikast kararı çıkarmasına neden olan cesur davranışlarının en birincisini kendinden dinleyelim:

"Bir zaman İngiliz devleti, İstanbul boğazının toplarını tahrip ve İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin Başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiyeden dinî altı sual soruldu. Ben de o zaman Dâr'ül Hikmet-i İslâmiyenin âzâsı idim. Bana dediler: 'Bir cevap ver. Onlar, altı suallerine altı yüz kelime ile cevap istiyorlar.' Ben dedim: 'Altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hattâ bir kelime ile dahi değil, belki birtükürük ile cevap veriyorum." 

Bir çok alimin uzun uzun cevap yazdığı İngilizlerin İslam hakkındaki müstehzi sorularına "bir tükürük"le cevap veren Üstad, siyasal eyleminin sebebini şöyle açıklar: Çünkü, o devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı bir dakikada, onun papazı, mağrurâne üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne! 

Nursi, inkâr-ı ulûhiyete karşı, Müslümanların Hıristiyanlarla "ittifak" yapılabileceğini söylemiştir; lâkin vatan işgal altında iken zalim Hıristiyanların yüzlerine "tükürmeyi" tavsiye etmiştir. Bu tavır farkının, -vatanının siyasal şartları ıskalanarak- salt teolojik karşıtlık (Müslüman-Kafir) düzeyinde anlaşılması mümkün değildir. Mesele dinî bir mesele olma sınırlarını çoktan aşmış, siyasal bir düzeye taşınmıştır. Bu düzeyde ise mesele tartışma ya da münazara düzeyi değil, taraf olma ve tavır koyma basiretidir. 

Gâvurluk ve İhanet

İhanet nedir? Daha doğrusu bizim topraklarımızda, bizim dünyamızda ihanet nasıl vuku bulur? Bizce yekpâre bir ihanet pozisyonundan bahsetmek mümkün değildir. Daha açık bir ifade ile "gâvurluktan kaynaklanan ihanet" ile "ihanetten kaynaklanan gâvurluk" arasında düzey farkı bulunmaktadır. Bu, tavır alma biçimlerinin mahiyetini ve şiddetini belirleyebilecek derecede önemli bir düzey farkıdır. Düzeyleri iç içe geçiren şey cari iktidar biçimlerinin Garpzede bir ruh ve düşünceyle memleketi koruma adı altında ürettikleri siyasetlerde rahatlıkla görülebilir. Kemalizmin hem din hem de milletle ilişki kurma noktasında irtica ve bölücülük suçlarını üretme ve tarif etme biçimleri bunun somut örneğidir. Özellikle entelektüel dünyada, birinci sınıfa girenler (gâvurluktan kaynaklanan ihanet) organik olarak bu topraklarla hiçbir varoluşsal bağ taşımazken; ikinci pozisyona (ihanetten kaynaklanan gâvurluk) denk düşenler aslında bu toprakların evlatları olmalarına rağmen zihinsel travma yaşayanlardır. Yaşanan travma, bizim tefekkür dünyamızın kronik bir sorunundan kaynaklanır ve bu yazının boyunu aşacak kadar geniş bir konudur. Lâkin, en kaba anlamı ile dile getirmek gerekirse, aydınlar için bu batılılaşma sorunudur. Birinci pozisyona girenler işin açıkçası pek fazla ilgimizi çekmemektedir, zira bizi şaşırtan bir mevkide bulunmamaktadırlar. Asıl üzerinde kafa yormamız gereken ikinci sınıfa denk düşen, yani liberal siyasal okuma ile neo-liberal ekonomi-politik yaklaşımın özensiz terkibinden vücuda gelmiş olan aydın tipolojisi ve tefekkür dünyasıdır. Bu dünyanın gerek söylemleri gerekse de temsilcileri ile konuşmak müşkülatlı bir cehttir, zira çoğu kez Malcolm X'in malikâne zencisine "(efendinin evinden, çiftliğinden) Ayrılalım, kaçalım, kıyam edelim, terk edelim, kölelikten kurtulalım" dediğinde "iyi de niye?" cevabı alması gibi bir mukabele görürüz. Kendi kendine sömürgeciliği, özellikle de post-kolonyal bir özne olmayı bu denli içselleştirmiş bir zihin karşısında yapılabilecek fazlaca bir şey de yoktur. Bu tiplerle karşılaşma anı, belki de M. Akif'in küstüğü, A. Şeriati'nin yalnızlaştığı, C. Meriç'in asabileştiği andır. 

Son dönemlerde benzer anları daha sık yaşadığımızı söylemek yanlış olmaz. Bir çok yapısal kırılmanın yaşandığı son yirmi yıl bu anların izleklerini takip etmek için fazlasıyla malzeme sunmaktadır. Artık toprak-emek-insan bir yanda, din-tarih-cemiyet diğer yanda kapitalin değirmeni içerisinde bu vatanın yabancısı olduğu bir dili konuşanların mevzileri hâlini aldı. Toprak artık buğday vermiyor. Dışardan ithal etmek zorunda kalıyoruz. Emek ekmek teknesinin hazinesi değil artık, kalpazanlığın ve para karşısında un ufak olup homo economicus'a rücû etmenin aracı. İnsan artık kullara ve korkularına kul olmaktan beşer ile beşer olmama arasında seyrediyor. Din, ihanet edenlerin elinde Protestanlaşıp, tercihler dünyasına mahkum edilir hâlde. Tarih, hainlerin bir an evvel kurtulmaya çalıştıkları bir ağır yük. Cemiyet lümpenleşme sevdasıyla kendisinden geçmiş, Türk olduğunu, Kürt olduğunu, Alevi olduğunu oligarşi eliyle keşfetmiş serseri bir kalabalık. Ezcümle insanlıktan başka bir şey asimile olmuyor artık bu topraklarda. Aksine insanlığını asimile ettikçe yeni ihanetler keşfediyor. Devlet? O artık ikinci sınıf mafya dizilerinde arz-ı endam ediyor sadece. 

Vatana ihanetin bir başka veçhesi de liberalizmin kendinden menkul vatansız insan tiplemesidir. Biyogenetik bir proje olan evrensel insan iddiasının nihaî amacı insanın toprakla olan varoluşsal, tarihsel ve sosyolojik bağını önce inkıtaya uğratmak, müteakiben de bütün ünsiyeti ortadan kaldırmaktır. Küresel kapitalizme yem olmuş olanlar için vatana ihanet mümkün değildir. Çünkü ihanet için bir vatan algısına sahip olmak lazım gelir! Evrensel insanın bir vatana ihtiyacı yoktur. O, dünya vatandaşıdır! Bir soyutlamadır. O, küresel kapitalizmden nasibini almış her toprak parçasında yeniden üretilebilir, tekrardan canlandırılabilir. Buharlaşmayacak hiçbir katılık kalmamıştır onun yaşamında. Çünkü evrensel insan bir homo economicus'dur ve yaşama şartları piyasa şartlarına bağlanmıştır. Toprağından kopup, on binlerce kilometre uzaktaki bir yabancı mekâna ısınması, farklı bir dünyada bulunma düzeyinden yaşama düzeyine yükselmesi ay başlarında kesintisiz devam eden bir çeke bağlıdır sadece. Kapitalizmin bu hizmeti (vatanın vatansızlaştırılması karşılığında) her itaâtkâr iktisadî fert için geçerlidir. Bu düzeyin, anavatan topraklarından sökülüp başka bir coğrafyanın topraklarında yeniden kodlanan bitki genetiklerinden farklı olduğunu ispatlamak kolay değildir artık. 

Dün olduğu gibi bugün de, vatanın salahiyetinin karşısında olanlar gâvurlar veya onların işbirlikçileridir. Dindar olsun olmasın bu vatanı kuranlar ve yaşatanlar, gâvura rağmen başarı sergilemiştir. Bu vatanda yaşayanların tek ortak meşru zemini gâvur karşıtlığıdır. Bütün ideolojiler menşe itibariyle Avrupalıydı ve Meriç'in derdi bu rezil çemberi kırmaktı. Gâvur karşıtlığı zemininde, tıpkı Meriç gibi, her düşüncede olanlarla kucaklaşabilir, bütün din ve mezhep mensuplarına selam durabiliriz. Ancak bu ortak zeminde, Meriç'in hep peşinde olduğu, bu ülke insanlarını bir araya getiren bir yerli duruştan bahsedebiliriz artık! Bizce Meriç'in sürekli şikayet ettiği "vatanı yaşanmaz kılanlar" için en uygun tarif, gâvurdur. O halde düsturumuz şu olsun: İster gayrimüslim olsun ister Müslüman, yeter ki gâvur olmasın!

Taha Özhan/Bekir Gür

Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

  • UYARI: T.C. kanunlarına uymayan, konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, inançlara saldıran, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Bu Habere 1 Yorum Yapılmış

  • ayse kabadayı

    16 Ocak 2016 09:45

    Cevap Ver

    Yazınız gercekten cok guzel cemil mericin duyguari bukadar guzel kelimelere dökulebilir guncel meseler yillardir varolmus süre gelen sıkılmadan okudum teşekür ederim

Gündem
3 komutan DAEŞ'den ayrılıp muhaliflere katıldı
Türkiye
Düğünde dolara izin yok
Dünya
Suriyeliler de dolara karşı harekete geçti

Hava Durumu

Detaylı Hava Raporu